Öyle zamanlar olur ki, anlatmaya çalışırsınız, yazarsınız, konuşursunuz. Günü gelir, yüreğinizi çıkarır delil olsun diye ortaya koyarsınız, ama nafile kalır. Ne anlatmak istediğinizi anlatır nede karşınızdakini ikna edebilirsiniz. Karşınızda bir duvar vardır ve bu duvar onyargılarla, bağnazlıklarla, zahirilikle örülmüştur. Sizin çabanız insanlığın önüne koyulan bütün duvarları aşarak, insanlığın büyük özlemi olan “eşit ve ortak yaşam”a ulaşmak yolundan Alevilerinde yürümesini sağlamaktır. Fakat, tarihin karanlık ocaklarından getirdikleri tuğlalarla, Aleviler arasına duvarlar çekenler isterler ki, bütün insanlık gibi Aleviler de o karanlık, ahir zamanlarda kalsın. Çabanız bunu Alevilere anlatmaktır. Nitekim bizlerin yüz bin tane cümleyi üst üste yazarak anlatmaya çalıştığımız bir gerçeği, geçtiğimiz günlerde ortaya düşen bir fotoğraf karesi olabildiğince açıkça anlatmış bulunuyor.

2019’un Hızır Cemlerinde önce “Bunlar bizim geleneğimizde var. Annelerimizde yazma takıyordu” safsatalarıyla, küçük Alevi kız çocuklarının başlarını örttüler. Şimdi de Kerbelada Alevi kadınlarına kara çarşaf giydirdiler.

Alevilikler, tarih boyunca işte tam da buna dönüştürülmeye, yani “islamlaştırılmaya” çalışıldılar. “Kara çarşafa bürün(dürül)müş bir Alevilik” ortodoks iktidar ve devlet paradigmaları için istenilen ve toplumları dizayn etme güdümünde, yine bu yönetimler nezdinde ulaşılmak istenen noktadır.

Alevilikleri, 12 İmam kültüne sıkıştırma ve “1400 yıldır zulüm çekiyoruz” deme bilgi yoksunluğu ifadesi ve toplamında, Aleviliği evrensel değerlerinden soyutlamak, Alevi kadınlarını kara çarşafa büründürme noktasına kadar getirildi.

İnsan donunda var olmak ile İnsan-ı Kamil olma yolunda “insanlaşmak” bu kadar merkezi bir öneme sahipken, öğretinin bu değerlerini pratiğe dökmektense yüzünü yeniden “Arap çöllerine” dönmek neden? Hele ki, Alevi öğretisi “Vahdet-i Vücüd” ve “Vahdet-i Mevcud”tan hareketle, yaşamı ve insanı kutsarken?

Günümüzde dünya İslam’dan, ki buna İslam dünyasının kendisi de dahildir, İslam’ın o girdaplarından kurtulmanın yollarını ararken, kendini ancak yakın tarihte ifade etmeye başlamış Alevi toplumlarının içinden neden birileri toplumu “İslam Aleviciliği” adına, İslam’ın içine çekmeye çalışır?

Herşeyden daha önemli bir soru ise şudur: Şu resimdeki Alevi kadınları nasıl oldu da o çarşafı giyinebildiler? Onlar şimdi “oraya gidenler bu kurala uymak zorundadır ve bizde uymak zorunda kaldık” diyeceklerdir. Fakat, Can ilkesini ve buradan hareketle “secde-i insan” üzerinden varlıkların eşitliğini esas alan bir öğretinin kadınları, hangi gerekçeye dayanarak bu kara çarşafı giyinebilirler ki turistik bir gezide değil bu? Oraya ibadet etmek için gidilmiş ve “erkek bir din” olan İslam’ın kuralları gönüllü biçimde yerine getirilmiştir. Velhasıl, bunun Kâbesi insan olan Alevi öğretisiyle bir ilgisi yoktur! Ama Sünniliğe ve Şiiliğe benzeşmek ile ilgisi çoktur? Peki, onca bedel, zulüm, yitip giden canlar ve hala sürmekte olan mücadele, boşunamıydı, boşunamıdır?

Ne şaşkınız… Ne de üzgün…

Şaşkın olması gerekenler bunların gerçek görüntüsüyle bu vesileyle karşılaşmış olanlardır ve üzgün olanlarda bunu bile bile halen savunulacak bir dal arama arayışında olacak zavallılardır.

Bizlerin ise başı dik alnı açıktır, çünkü biz vakti zamanında demiştik “dönen dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan” diye.

Ve bugün bir kere daha görüyoruz ki, dönmekte ve düşmekte sınır yoktur. İslamcılığın efsunladığı bu müritler nafile bir yolda düştükçe düşmekte, kapanmakta ve kararmaktadırlar. Onlara “yol yakınken dönün” diyemeyiz bile, çünkü artık bir arşın dibine doğru boşluğa salınmış cisim gibi düşmeye mahkumlardır.

Bizim sözümüz ve kelamımız samimiyetle bunları alim gören yanılmış gözlere ve yürekleredir;

Bakın bir kere daha bakın! Yüz kere daha bakın! Döne döne bakın! Çevirip tekrar bakın! Gördüğünüz şey bizim bedeli “açılın kapılar Şah’a gidelim” diyen pir Sultan’ın yolu mudur..? Bedeli Sivas’ta üzerinde dumanları hala kapkara tüten, canlarımızın yolu mudur..?

Gelişmeler Alevi öğretisini tasfiye etme girişimlerinin daha yoğun ve saldırgan biçimde seyrettiğinin birer göstergesidir. Bundandır ki, insanca ve eşit koşullarda yaşam için her alanda mücadele etmek, dün olduğu gibi bugün de önümüzde büyük bir ödev olarak durmaya devam etmektedir…

 

Zeynep Arslan

19.04.2019