İkinci Abdülhamit’i devirmek şiyarıyla İttihatçılar Ermeni düşünür, aydın ve siyasetçiler ile parlamenter bir sistem için aynı saflarda yer tutmuşlardı. Abdülhamit’ten sonra ise Pan-Türkizm programıyla, birlikte saf tuttukları Ermeni kardeşlerini imha etmeye yöneldiler, perdenin önünde İttihatçılar, ve aslında toplumları ve ülkeleri tasarlayan “görünmez” fakat meçhul olmayan sermaye sahibi muktedirler.

18. yy’da Kürt aşiretlerinden oluşturulan Hamidiye Alayları Ermeni ve diğer Hıristiyan halkların mallarına ve kadınlarına el koymuşlardı. Daha sonra dünya siyaseti ve ekonomisinin çarkında sıkış(tırıl)an Osmanlı, imtiyazlar vermek zorunda bırakıldı. Batı egemonyasının bünyesinde işleyen dünya siyaseti, Tanzimatlarla Hıristiyan toplulukların korunmasını talep ediyordu mesela. Burada etki alanında bu sefer iktidar tarafından geri adım atmaya zorlanan Kürt aşiretlerine, “şartlara göre aynı geminin yolcusu olmadıkları” ve Kürt oldukları hatırlatıldı. Birazda bundan ötürü Kürt isyanları patlak verdi.

Etnik milliyetçilik ve dinci milliyetçilik arasında gidip gelen fakat sabit muhafazakar devlet paradigması sıkıştığı anda daima arkasında herhangi bir küresel güç olmayan Kızılbaş Alevilerine saldırmıştır. Bunu tarihin çeşitli dönemlerinde gördük.

Ortodoks ve kendi zihniyetini dayatmaya kodlanmış iktidarların karşısında daima bir “varoluş” mücadelesini vermek zorunda bırakılmış bugünün “Alevi” adı altında toplanmış topluluklar, bu “hayatta kalma kavgası”yla kimi zaman ‘oportunist’, ‘sekter’ ve ‘kaypak’ tavırlarıda sergiler görünmüşlerdir.

Irkçı ve faşizan yapıların karşısında bir kalabalığın, bir tarafın içinde mücadele saflarında yer almak, kendi rengini oluştur(a)madık müddetçe, yığınların içinde yerini ve yönünü tam olarak belirleyememiş ve buradan hareketle taleplerini de netleştirememiş, fakat bunu bile yapmış olsa, talepleri elde etme iradesini belirgin kılma konusunda cılız kalmış halleri daima gün yüzünde tutmuştur.

Demokrasi ve özgürlük mücadelelerine müdahil olmak Alevi öğretisinin önerdiği eşit haklar ve özgür bir yaşamın dahili olduğu bir dünyayı inşaa etmek üzere, gerekli bir tavırdır. Ancak Aleviler nereden geldiklerini, oralardan gelerek bugün nerede durduklarını ve şu koşullarda nereye gitmek istedikleri konusunda örgütlü ve kurumsal bir tutum ve duruşu belirgin kılmalıdırlar.

Aleviliğin cevheri özü kavramakta yatmaktadır ve öğreti Can olgusunun Insan-ı Kamil olma yolundaki döngüsünü ehil insan ve onun oluşturduğu ehil toplumları öneriyor. Burada bireyin, Can olgusunun durduğu yerden, inancın ve öğretinin sunmuş olduğu yolda sosyal ve siyasal bir duruşu netlik kazanır.

Hukuk, siyaset, ticaret ve bunun gibi fonksiyonel sistemler olmadığı zamanlarda, din bir fonksiyonel sistem olarak toplumların yaşamlarını düzenlemek adına kullanılan bir araçtı. Öyle ki, dinler mevcut düzenlere karşı yaşamı düzenleyen alternatif modelleri sunuyordu. Önce eşitlikleri savunan inançlar daha sonra kurumsallaşma evrelerini geçerek hiyerarşik yapılaşmalarla birlikte ortodoks ve dogma içerikleri benimsedi.

Alevilikler gibi inanç sistemleri, biat edilecek bir Tek’i önermek yerine, Can esası üzerinden eşitlikçi ve doğa ile uyumlu bir yaşamı kabul eden bir öğretiye sahip olarak, tekçi, egemen, hiyerarşik, kutuplaştırma, karşıtlaştırma, ötekileştirerek kendini varetme modelleri üzerine inşaa edilmiş mevcut sisteme de uyum sağlayamamaktadır. Uyum sağlayarak varolmaya çalışanlar ise, Şiilik gibi başka ortodoks yapılar içinde, bazen “daha çok kralcı” kesilerek, kendini tasfiye etme yoluna girmek durumunda kalıyorlar.

Aleviler ve mensubu oldukları kurumlar, tüm bunların da farkında olarak yaşam hak ve özgürlük mücadelelerinde kimlerle, ne zaman, hangi koşul ve öngörülerde bir cephede birleşeceklerine, tarihi yaşanmışlıklar ve deneyimleride gözününde bulundurarak ve daima kimliğinin bilincinde olarak karar vermelidir.

 

Fotocredit: sozcu.com.tr