Cinsiyetçiliğe karşı yürütülen mücadele örneğin ırkçılığa karşı yürütülen mücadeleden daha zor ve komplikedir…

Fransız burjuva devriminde yüksek seslerde atılan şu slogan: Eşitlik, Kardeşlik ve Özgürlük! toplumun yarısını oluşturan, yaşamı var eden ve sanayileşmenin getirdiği yeni koşullar süresince erkekler ile omuz omuza ezilen kadınlar için geçerli değildi. Bu kadınlar ki fabrikanın dışında da akla gelebilecek her yerde eziliyorlardı ve şiddet görmeye mahkumdular. 1793 yılında kadınlar için de eşit haklar talep eden Olympe de Gouges (1748-1793) bu adımın bedelini bahsi geçen devrimci erkekler tarafından kararlaştırılan ölüm fermanıyla giyotinde ödedi. Ondan sonraki on yıllarda gerçekleştirilen ayaklanmalarda kadının mücadelesi vardı ama adı hala yoktu.

Küresel Batı eksenli bakıldığında, modern dünyanın kadın mücadelesinin 19.yy’ın ortalarına dayandığı görülmektedir. Ondan önceki tarihi süreçte de kadınlar ciddi bedeller ödeyerek çeşitli mücadelelerde bulundu. Küresel Batı’nın sömürgeleştirdiği ülkelerin bağımsızlık ayaklanmaları yine kadınların mücadelesiyle perçinlendi ve büyüdü. 20.yy’da küresel Güney’in ve de Türkiye’nin kadın hareketleri ise toplumsal cinsiyet sorularını ülkelerinin bağımsızlık ve veya modernleşme mücadelesiyle birlikte okuyordu. Siyasal dini yapıların kurumsallaşmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet konularının özel konumu bir kez daha anlaşılmış oldu. Bugün farklı ülkelerde farklı koşullarda kadın mücadeleleri devam ederken, kadına karşı şiddet sorunu öncelikli olarak öne çıkıyor. En önemli ödev olarak kanımca yine kadın mücadelelerinin ırkçı ve faşist yapı ve uygulamalara karşı mücadelelerin yanında sınıf bilincini yükseltmek üzere demokratik platformlarda ortak dayanışma ağlarını kurabilmesi duruyor.

İktidar ve zümrelerinin sözcüsü kadınlar…

Şimdi Ayasofya’nın camiye çevrilmesi sürecinde dünya kamuoyunun gözleri önünde psikopatça sallanan kılıç küresel Batı’ya karşı bu dünya düzeninde “bad boy” rolünü üstlenmiş olanlar tarafından tekrar sallanılmak istendi. Sembolik bir hamle olmalıydı bu. En zayıf halka olarak gördükleri kadın mücadelesinin üzerinden yapmayı göze kestirmiş olacaklar ki, yeniden İstanbul Sözleşmesi’ne dokundular. Ne var olan yasalarla ne de İstanbul Sözleşmesi’yle kadın katliamlarını engellemek istemeyen kadın düşmanı bu zihniyetin kadın mücadelesini hafife aldığının, kadın mücadelesini ve hakkını tanımadığının, iplemediğinin, saplamadığının ciddi bir göstergesidir herşeyden önce. Fakat, daha da önemlisi bu zihniyetin kimi kadınları ve kadın gruplarını bir sopa olarak kullanıp, özgürlük, eşitlik ve yaşam hakları için mücadele eden kadınlara karşı etkin hale getirmesi. İktidar ve zümrelerinin temsilcisi ve mensubu olan bu kadınların “kadınlardan daha çok erkek öldürülüyor”, “sözleşme toplumu bölüyor” gibi son derece akıl yoksunu ve idraktan had safhada uzak ifadeleri tek kelimeyle şaşkınlık uyandırıyor. Bu umutsuz vakalar kendi insan haklarına karşı kullanıldıklarının farkında dahi değiller; yanı başlarında değişik tonlarda İslam hegemonyası altında yönetilen ülkelerde kadınların özgürlük mücadelelerine karşı da kör ve sağırlar.

Bugün gerici yayın organları hilafetin getirilmesini talep ediyorlar. Ülke yönetimi bu denli Türk, etnik milliyetçi, Sünni İslam ağırlıklı iken, Yeni Osmanlı hayallerinin peşinde koşanların sesi de bir o kadar yüksek çıkacaktır elbet. Fakat, kadının rolünün feodal ve ataerkil biçimlere sıkıştırılmak istenmekteyken, aynı resim karelerinin içinde bunları talep eden bu zihniyetin kadın uzantılarına ne demeli? Günde üç kadının katledildiği bir ülkede kadınların özgürlük, eşitlik ve yaşam hakları için mücadele eden kadınları şeytanlaştırma gayretlerini, bu zihniyetle işbirliği yapan hemcinslerine düşmanlık besleyen işbirlikçi kadınları nereye koymalı? Kadını metalaştıran, köleleştiren, iradesizleştiren, objeleştiren erk ve erkek fantazi ve dünyalarına hizmet etmenin açıklaması nedir? Kadınların namus, şeref vs. gibi erk ve despot kuruntulara kurban edildiği 21.yy’da uygulamayı bırakın, sözleşmenin varolması ve adı dahi kimin için nasıl bir tehdit oluşturuyor?

Kadın mücadelesinin görünürlüğü ve özerkliği…

Geldiğimiz noktada sebebi her ne olursa olsun, siyasi arkaplanından da öte, İstanbul Sözleşmesi gibi yaptırım gücü dahi olmayan, daha çok toplumların bilinç ve kültür düzeyinin yükseltilmesi için yönetimlere öneriler sunan bir belgenin tartışmaya açılması bile, kadın iradesinin ne denli yok sayıldığına işaret eder. Can güvenliği olmayan, yaşam hak ve iradesinin yok sayıldığı ve belli rollere sıkıştırılmak istendiği ülkede kadın nasıl nefes alabilir? Bu sürece suç ortaklığı eden kadınlar, bu kadar mı bağımlısınız ezilmeye, edilgen olmaya? Bu kadar mı mahkumsunuz her türlü şiddeti görmeye ki kızkardeşlerinizin özgürlük mücadelesinin karşısında ‘erk’in yanında yer alıyor ve kendi kabullenişinizin üstünü örtmeye can atıyorsunuz? Cinsiyetçiliğe karşı yürütülen mücadele örneğin ırkçılığa karşı yürütülen mücadeleden dahi daha zor ve komplikedir. Çünkü bu alanda özellikle işbirlikçi kadınların rolü son derece vahimdir. Kadınların bin yıllar içinde programlanmış edilgenlik durumlarının aşılması ise müthiş bir farkındalık ve bilinçlenmeyi gerektiriyor. Kadının rollerinde, ‘kadın eşittir insan’ kimliğine sıra gelene kadar çok yol kat edilmesi gerekiyor. Erkek hala cinsiyetinden ötürü aktif ve etken rollere tabi olurken kadın ise yerine getirdiği ve getirmesi gerektiği görevler üzerinden tanımlanıyor.

Halkların ve yönetimlerin içinde ve üzerlerinde bu denli etkin olan ataerkil düzen, kadınların insan hakları düzleminde eşit sayılmasına izin vermiyor. Kadın mücadelesinin görünür kılınması ve özerk bir biçimde ele alınması ve bu anlamda otonom sahaları talep etmesi, bu ataerkil ve cinsiyetçi yapıların yıkılması için önemlidir. Mağdur edilen, baskı ve şiddet gören bir grubun bir adım öne çıkıp: “Dur!” demesi gerekmektedir. Birilerinin kendi hak gasplarını savunması ve eşit hakları, insan onuruna yaraşır bir yaşamı talep etmesi neden ve nasıl içi boş ve ezberlenmiş “bölücülük” fikriyatında değerlendirilebiliyor?

Aydınlanarak birlikten gücü doğurmak…

Bu anlamda Türkiye’de öncelikli olarak Kürt eşit hak ve demokrasi mücadelesi de, ırkçı siyaset yapılarıyla yok sayılan, marjinalleştirilen tüm toplumsal katman ve grupların kadın özgürlük mücadelesiyle dayanışması ve ortak alanlarda buluşması doğru olandır. ‘Birlikten güç doğar’ şiarıyla kuvvetlerin, bilgi ve deneyimlerin birleştirilmesi gerekiyor. Oysa bir Newroz şenliği alanında açılan LGBTIQ bayrağına alandaki kimi kişi ve gruplar şikayet ettikleri ırkçılığı, despotluğu, faşizanlığı, seksizmi ve nefreti başkalarına karşı uygularken yakalanabiliyor. On yıllardır üzerlerinde uygulanan ve öğrendikleri şiddeti başkalarının üzerinde şizofren biçimde yeniden üretmeye kalkıyorlar.

Toplum gruplarının samimi bir biçimde kendileriyle yüzleşme ve özeleştiriyi sözde değil özde de yapıcı adımları geliştirmek için kullanması ortak mücadele alanlarını geliştirebilmek adına olmazsa olmazlardandır. Newroz’u kutlayanların içinde de bazı kesimler ne denli kendi algı ve bilinçlerindeki kör noktaları ve açıları görmeye başlayarak aydınlanma sürecine girmeliyse, kadın ve LGBTIQ mücadelesi içinde bulunan kimi kadınlar ve gruplar da kör cepheleriyle bir o kadar yüzleşmelidir. Ezilen ve ötekileştirilmişlerin tamamının empatilerinin, duyularının, hal ve tavırlarının kemâle ermiş, steril, eksiksiz ve kusursuz olduğunu kimse iddia edemez. Eşitlik, hak ve özgürlük mücadeleleri dinamiktir ve insanın kendiyle sürekli iç muhasebesi ve içsel sorgulaması yükümlülüklerini beraberinde getirir.

Öyle görünüyor ki, özgürlük ve eşitlik taleplerinin temelinde önce aydınlanma gerekliliği bariz bir ödev olarak meydanda duruyor. Ya bu süreç yeni mücadele metodlarını, strateji ve taktikleri geliştirmek için önemli bir fırsat olarak değerlendirilecek, ya da tekrarları yaşayıp yaşatarak var olan hastalıklı girdapların derinlemesine tekerrür etmesi kaçınılmaz olacak…   

22.03.2021, zeynemarslan