…demokratikleşme önce bireyin kendi içinde başlar (demokrasi kültürü).
Demokratik(leşmiş) bireyler ise öz-iradeye dayalı, katılımcı ve farkındalıklı
demokratik sistemi geliştirebilecek demokratikleşmiş toplumları oluşturanlardır.

 

Cumhuriyet‘in kuruluşu ve 1930‘lu yıllarda memleketin her köşesinde Tek Dil düsturuna uygun olarak konuşulan ve yazılan her cümleyi Türk(çe)leştirmek Arzusunu yoğun bir ırkçı siyasetin parçası olarak uygulandığına tanık olabiliyoruz. Kafatası ölçümleri ve biyolojik başka sebeplendirmelerden, bütün toplulukların özde “Türk kökenli“ olduklarını, Türkçe’nin ise hemen tüm dillerin temeli olduğu (Güneş Dil Teorisi) propagandalarını “bilimsel“ verilerle altının doldurulması çabalarını da yine bu dönemlerde yoğun bir biçimde görebiliyoruz.

Antakya‘yı ilhak etme (Türkiye misak-ı millî sınırlarına katma) çalışmalarında Arap Alevilerinin (tanimlamaya ilişkin bkz. Arslan 2017 ve 2018) “Eti Türk“ etnisitesinden oldukları, “Etilerin“ ise aslında Hitit oldukları ve dolayısıla burada yine bir Türk kökeninin varolduğu deli saçması dönemin ırkçı ve Devlete su taşıyıcılığı yapan ideologların (toplum mühendislerinin) bilimsel çalışmalarıyla güçlendirildi (Mertcan 2015: 190-203; Bulut 2018: 1. bölüm). Aynı şekilde 1980‘lerde yoğun bir biçimde Aleviliğin bir Türk kültürü (Bulut 2018) ve “Arapların Müslümanlığı“nı değil de Aleviliğin gerçek Türk inancını temsil ettiği, Osmanlı‘da sünnileştirilmeye çalışılan “sapkınların“ (yani Alevilerin) Türk kültürünün taşıyıcıları olduğu tezleri gündemde yerini alıyordu. Bugün bunun taşıyıcı aracı olarak kullanılan ise Cem Vakfı ve çevresidir. Kürtlerin aslında “Dağ Türkleri“ olduğunu ve Hristiyanların (temizlik operasyonlarından sonra artık) “azınlıkta“ ve kaydadeğer bir nüfuslarının olmadığını ifade etmekte, yine bu ırkçı zihniyet kapsamındadır.

Taha Akyol’un hazırlamış olduğu “Birinci Dünya Savaşı“ ve “Bilinmeyen Lozan“ belgesellerinde yukarıda bahsettiğim zihniyetin sadece dönem ile ilgili kalmadığını ve bugünün siyaset ortamına taşınmış olduğunu da anlıyoruz. Buradan haraketle kısaca sürece değinmek istiyorum; 18. yy‘da sanayileşen küresel batı (Almanca: Globaler Westen) imparatorluk devrini kapatıyor ve yeni sürecin sunduğu yoğunlaşmış yeni mücadele alanlarına geçiş yapıyor. İngiltere’nin öncülük ettiği bu sürecin gerisinde kalan ve daha öncesinde de Napoleon Bonaparte’den ağır darbe almış olan Almanya 1860 yıllarından itibaren içe kapanıyor ve 1890 yılına kadar makina sanayiyi geliştirip geri dönüyor ve dünya siyaset sahnesinde “bende varım“ diyor. Başka hiçkimsenin kabul etmediği Türkiye ile müttefikliğini ise Türkiye’nin kendisine yeni pazar alanlarını sunacak olmasından ve bazı emperyalist hedeflerine önayak olabileceği stratejik düşüncesinden kaynaklı geliştirmek istiyor. Nitekim, Haydarpaşa Garı Almanların Türkiye‘ye bıraktığı mirastır. (Aynı şekilde Bağdat Demir Yolu hattı da öyledir, üstelik bugüne dek o haliylede kalmıştır ve taş üstüne taş eklenmemiştir.) Daha sonra Almanya’nın hedefi İngiliz egemenliği sahasında ve Osmanlı etkisinden arındırılmak istenen Ortadogu‘da Sünni-Müslüman Osmanlı desteğiyle hâkimiyet sağlamaktı. Ortadoğu’da 1909 yılında petrol çıkartma, işletme ve satma haklarını 60 yıllığına Iran’dan satın almış (!) olan İngiltere’nin (Anglo-Persian Oil Company) işini bozacak Almanya, böylelikle iktidar sahaları açısından diğer küresel aktörler için tehdit unsuru olarak karşımıza çıkan ve Birinci Dünya savaşını fitilleyen aktör olmuştu.

Tüm bunlar olurken Osmanlı son dönemlerinde (Kapitulasyonlar Dönemi) herhangi bir yenilik ve gelişim sağlamamakla birlikte, talan ve baskı resjimini uygulamaktan, işgal ettiği yerlerin halklarının yaşamalanlarına Cami yap(tır)maktan başka hiçbir katkı sunmadan, aksine bu halklara ağır vergi yükleri yüklemiştir. Balkan Savaşlarıyla başlayan süreci, nispeten küçük çaplı birbirinden kopuk Ermeni halk ayaklanmaları takip etmiş. İmparatorlukların çöküşe geçtiği, ulusallaşma ve ulus devletlerinin oluştuğu süreçte ulus devlet olmak için tüm kriterleri yerine getiren bu halklar bağımsızlık mücadelerini vermeleri günümüz “Osmanlıcı“ ve “Türkçü“ tarihçileri tarafından “hainlik“ olarak tanımlanıyor. Psikolojide bu ruh halinin tanımı “paranoyaklık“ veya “histeri“, yani gerçekleri kendi kafasında, kendi görüş ve istemlerine göre saptırmak, şekillendirmek ve anlamlandırmaktır. (Parantez içinde önemli bir ayrıntıyı paylaşmak istiyorum; milliyetçilik ile ilgili yoğun araştırmalar yapan düşünürler -Hobsbawm, Anderson, Gellner çalışmalarında ‘milliyetçiliğin Liberalizm ve Marksizim denkleminde bir ideoloji değil ama din ekseninde görülüp değerlendirilecek bir niteliğe sahip olduğunun‘ altını çizerler. Bu anlamda milliyetçilik duygusundan hareket edenler bir spor takımı için hareket eden fanatiklerle benzer olmak üzere, tansiyon yükseldiğinde aynı hormonları salgılarlar. Dolayısıyla Milliyetçiliğin ırkçılığa evrilmesi de an meselesidir.) Devam edelim; Çarlık Rusya’sının Ekim Devrimi sürecine girmesi gerek Büyük Ermenistan gereksede Osmanlıya karşı mücadele yöntemleri konusunda, Ermeni kimi gruplar arasında tartışma ve fikir ayrılıklarını derinleştirmiştir. Artık savaştan yorulmuş olan ihtilaf (İngiltere, Fransa, Çarlık Rusya) devletleri ise Türkiye’yi şimdilik bir nevi “kendi haline“ bırakmıştı. Osmanlı tarafından gasp ve işgal edilen toprakların düzenin rengini belirleyen daha büyük işgalcilerin planları ekseninde devletleşmelerinin ve buradan kalanın “tamam sen orada kal ve bu kadarıyla yetin şimdilik“ diyerek bırakılan Türkiye’de yaşanılanların “Kurtuluş Savaşı“ olarak nitelendirilmesi de ayrıca bir tartışma konusudur. Bu Türkiye’yi Türk ve Sünni olmayanlardan arındırmaya çalışmak uğraşı ve politikasının bu sözde “Kurtuluş Savaşının“ temel dayanakları olmasıyla birlikte aslında ne anlama geldiği sorusu da ayrıca bir araştırma konusudur.

18. yy Batıda işçi sınıfının oluşumunu, göçleri ve farklı merkezlerde grupların dil ve din bazında birleşmelerini ve akabinde kutuplaşmalarını beraberinde getirdi. Bu durum ırkçı siyaset uygulamalarına çanak oldu ve burjuva ulus devletlerinin bir ırkçı mantığının olduğunu daha önceki çalışmalarımda da belirlediğim gibi, burada da tespit edebiliyoruz. Sanayileşme ile gelişen kapitalist sınıf, örgütlenen işçi sınıfı ve orta sınıfı hareketlenmelerini dindirmek ve dönem aydınlarının birey hakkının temel alınması gerektiğini içeren çalışmalarını dizginlemek için dahası iktidarlarını garantilemek için eski imparatorlar ama yeni emperyalistler bazi tavizler vermek durumunda kalmıştı (Gellner 1983). Ulus devletler, vatandaşlık kavramı, seçme hakkı, birey hakkı, vs. gibi haklar (Hobbes 1588-1679; Locke 1632-1704, Rousseau 1712-1778; “Toplumsal Sözleşme“) anayasal düzlemde düzenlenmişti. İktisadî ve siyasî olarak ulus devlet inşaa süreçleri bu ekonomik ve küresel çerçevede gerçekleşmişti. 1879 Fransız burjuva devriminin önemli bir sonucu olarak ulus devletler olmuştur (Anderson 1983: 11). Ulus devletleşme modeli buradan itibaren tüm dünya ülkelerine özellikle burada eğitim almış ve sonra kendi ülkelerine dönüş yapmış olan “entellektüeller“ tarafından ithal edilmiştir. Türkiye’de bunu daha çok Fransa ve Almanya’da eğitim almış olan İttihatçiler Almanya’yı model alarak uygulamıştır. Aslında batının oryantalizmi dahilinde Türkiye ve Doğu eleştirisine karşı bir eleştiri geliştirmek isteyen bu “ırkçı entellektüeller“ süreç içinde kendileri oryantalistleşip (bkz. Bulut 2017: birinci bölüm) ithal ettikleri ulus devlet modeli uğruna temizlik operasyonları dahilinde ülke sınırları içinde Türk ve Sünni olmayan bölgeleri sömürgeleştirmiştir. Bu zaman diliminde küresel batı’da sanayileşme ile ortaya çıkan yeni sınıf katmanlarının sınıf mücadelesi ekseninde meydana gelen ulusların ve ulus devletlerinin inşaa süreçleri 200 yıl gibi bir zaman dilimini almışken, Osmanlı’da bu süreç tepeden inme olmakla birlikte bir kaç on yıl içinde halledilmeye çalışılmıştır. Özellikle küresel sebeplerden ve artık dünya siyasi koşullarının da değişimi Türkiye halklarının’da önüne yeni bir şeyleri koymayı gerektiriyordu ve Hakan Mertcan’ın da deyimiyle tekpartili sistemden çıkmak gereksinimiyle “CHP DP’nin ebeliğini yapmak“ (Mertcan 2015: 237) durumunda kalmıştır. DP’nin iktidar olmasıyla birlikte paradigma Türk-tekçiliğinden Sünni-tekçiliğine tekrar geçiş yapmıştır. Elitlerin iktidar savaşı 1960 darbesiyle (s. 273) yeniden CHP ve onun farklı fraksiyonlarının (s. 274) egemenliğinde devam etmiş, kırsaldan kentlere göç eden muhafazakâr kesim ile birlikte 1970’lerden itibaren İslam(cı) partiler devreye girmiş ve Türkiye‘de süreç 1980 ile Türk-Sünni-İslam-Sentezi diskursuyla devam etmiştir. Günümüz AKP’si ise bu sentezin vücut bulmuş halidir (Arslan 2017: 66). Neo-muhafazakâr ve Neo-liberalizmin artık en net biçimde, birlikte ve birbirini besleyerek hareket ettiğini 2008 bankalar kriziyle de birlikte görmüş olduk (Fisher 2017: 72)

Lozana giden süreçte ülkenin içersinde bulunduğu durumu anlamak bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) tartışmalardan örnekler veriliyor bir çok kaynakta, buralar bakmak faydalı olabilir. Burada Kürtlerin ve diğer her kesimin “temsicilerinin“ olduğunu ve hepisinin Türk ve Müslüman kardeşliği üzerinden İttiahtçi tabakanın gittiği sürece rızalık gösterdikleri ve destekledikleri ifade ediliyor, biliniyor. Burada “temsiliyet“ konusunda Varela ve Dhawan’in söylediklerine değinmekte yarar görüyorum; Onlar sistemin güç merkezlerine giren “itibarlı kurbanlar“ (token victims) olarak “tepeden inmeyle temsil ettikleri toplulukları“ dahil oldukları bu merkezlerin çıkar ve menfaatleri doğrultusunda uzantılı kolları olma görevini üstlenenlerdir (Varela & Dhawan 2003). Dersimli Diyab Ağa öznelindede söylenebilinir ki orada bulunan ve müslüman kardeşliği stratjisi üzerinden milli-muhafazkâr (kavram için bkz. Zırh) bir paradigma konseptini üreten İttihatçi kanada tam desteğini açıkça beyan edenler bu devletin işbirlikçi toprak ağa ve aşiret reisleridir. Burada ekonomik çıkar ilişkileridir bariz olan. Bu işbirlikçi “itibarlı kurbanlar“ sözde “temsil ettikleri“ halkın iradesi dışında hareket etmişlerdir. Olup bitenlerin dışında tutulan ve dolayısıyla yine bu ağalar ve beyler üzerinden kandırılan ve yanıltılan herşeyden önce ama eğitimden yoksun (daha sonra ise milliyetçi Kemalist eğitimine maruz kalan) halkların istemi, bilgisi ve iradesi dışında verilmiş kararlar, 21. yy‘da artık ne kabul edilebilir nede eleştirisiz referans gösterilebilir nitelikte değildir! Israrla bu verileri kullanarak kendi yaptıklarını gerekçelendiren, legitime eden, kendini ve başkalarını kandırmaya çalışan Türk tarihçi ve araştırmacılarının içinde bulundukları ruh hali ciddi biçimde sorgulanmalı ve eleştirilmelidir. Nitekim, Nira Yuval Davis (2011) “Aidiyet’in Politikası“ adlı kitabinda Frantz Fanon‘a (1967) dayanarak şöyle yazıyor: “Tam tersine, ayrışma olmaz ise, mücadele ve direniş için olanaklar mümkün olmaz. (…) direniş siyaseti sadece ezilen toplulukların sosyal ve ekonomik çeperleriyle ilgili değil, aynı zamanda dışarıdan dayatılmış ama kanıksanmış öz-kimliklere de karşı olmalıdır“ (Yuval-Davis 2011. 18). Buna göre, kimliklerin ve aidiyetlerin bu denli önemli ve aynı zamanda saptırılmış olduğu dahası heterojen ve çok kimlikli bir yapıya sahip olan Türkiye’de, çoğulcu ve farkındalıklı demokrasiyi (bkz. Arslan 2017) sağlamak adına önce ayrışma, öze-dönüş ve kendini tanıma önkoşulu gerekmektedir. Besim Can Zırh bir çalışmasında (2012) ifade ettiği gibi, özellikle 2009 yılından itibaren “açılımlar“ ile birlikte görece bir rahatlama söz konusu olmuş olsa bile, Alevilerin “inançsal ve kültürel farklılıkları ve bu özgünlüğe dayalı talepleri (…) resmi olarak tanınmamış (…)“ ve bu durum Alevi toplumunun içinde kaygıya sebep olmuştur diye açıklıyor. Zırh, bir başka örneklendirmeyle, 2010 yılındaki Sivas katliamı anmalarına katılan dönemin devlet bakanı Faruk Çelik’in konuşmalarında “herhangi bir kimlik kategorisine atıfta bulunmadan birlik ve bütünlük“ çağrılarında bulunması konusuna değiniyor ve bunun Aleviler açısından kimliklerini “silikleştirme ve endişe verici bir durum olduğunu açıklıyor. Kanımca, Aleviler açısından “‘Fatih’in torunlarıyla, Selahaddin’in torunları bir olduğu müddetçe başaramayacaklar'” ifadesi (dogruhaber.com, 23.07.2016) gibi “10 yılda Osmanlı’yı tarumar ettiler, yıktılar. 1923’te de koskoca 650 yıllık çınara darbe yaptılar. Cumhuriyet kuruldu. (…)” ifadesi de (Online T24, 12.03.2017) daha ürkütücüdür. Zaman zaman Alevi mahallelerinde kapıları işaretleyen akıl yoksunlarının bu cesaretleride bir başka ilgilenilmesi gereken konudur. Nereden alıyorlar bu cesareti? diye sormak lazım. Alevilerin siyasi olarak sahipsizliklerinden mi? Peki, kim sahiplik edecek? Kimin sahip etmesi gereklidir? Bir toplumun kendikendine sahiplik edememesini ve daima tekkerrür ederek düzen partilerinden medet ummasını nereye bağlamalı? Siyasi aktör haline gelip, Alevi yol sütunları olan Çogulculuk, Eşitlikçilik, Rızalık ve Can’da birleşip, nüfus gücünü ve bilgisini kullanarak bir irade ortaya koy(a)mamayı nasıl açıklamalı? Oysa ki, kimliklerin görünür olduğu fikriyle aslında kimliksizleştirme operasyonlarını uygulayan, çoğulculuk var diye aslında üretim ve tüketim kültürüyle bireyi tek-tipleştiren (tüketici) ve onu atomize eden post-modernizim insanlık tarihi için içinden çıkılması gereken devasa bir girdaptır, ve Can’ı yani varlığı esas alan Alevi öğretisi tam da bu post-modernizmle başedebilecek niteliğe sahiptir. Buna gelecek yazılarımda daha geniş yer vermeyi amaçlıyorum.

Her halükârda ısrarla tek vatan, tek millet, tek dil, tek din şizofren söylemini ısrarla kullanmanın nasıl bir birliktelik fantazisi olduğu akıllara zarar bir soruyu teşkil etmektedir. On yıllardır militarize edilmiş egemen zihniyetin mensuplarından oluş(turu)lan toplum ise Avukat Eren Keskin’in de ifadesiyle “oto-kontrol” ruh halinde ve herkes “vatan topraklarının” askeri ve koruyucusu olarak büyümekte. “Türkmüsün?” sorusunun yerini, Ahsen.tv’nin yaptığı sokak görüşmelerine dayanarak gördük ki “Müslümanmısın?” sorusu almış bulunmakta. Öteyandan “Cumhuriyet’in bekçisiyiz” diyen Cem Vakfı çevresi veya CHP’li Alevilerin büyük bir kesimi, Ortadoğu siyasetinde gelişen durum ve özellikle Kürt Düşmanlığı üzerinden MHP ve Ulusalcılarla en azından niyette birleşerek enteresan bir AKP ve onun etkisinde olan Türk Ordusu‘na çanak tutma gafletinde bulunmaktadırlar. Yeniden yapılandırılsa ve idrak edilebilinse Alevilik inancının içinde ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirmeler ve nefret siyaseti yoktur. Bu bağlamda, herşeyden önce artık “Aleviliğin kendisinin teolojik anlamda da ne olduğu” konusunda bir mutabakata varmak elzemdir diye düşünüyorum. Aleviler Aleviliğin kendisini tanısa, olup bitenler bambaşka bir hal alacaktır kanısındayım. Nitekim, bu öz tanımayla birlikte doğru yer ve yön tayini daha mümkün olacaktır.

Sürekli kendi fikir ve düşüncelerini, bildiklerini, algısını, sapkın fantazisini dayatan bir taraf varsa eğer ve bu taraf diğerini sürekli eziyor, yok sayıyor, değiştirip, dönüştürmeye çalışıyorsa eğer, kanımca kardeşlikten bahsetmekte ısrar etmek de ayrı bir despotizm meselesidir. Geçmişinde ‘Osmanlı kardeşlik anlayışı‘ iyi bir referans teşkil etmektedir. Bu karedeşlik – ki daha çok Kürt-Türk kardeşliğinden bahsedilir ve Alevilerle kardeş olma fikrine genelde uzak durulur – hayaline kapılan ve bu şekilde kendine yol bulmaya çalışan “Cumhuriyeti birlikte kurduk!” diyen HDP‘liler de “Osmanlıyı birlikte kurduk!” diyen Aleviler de tabiri caizse bu “kardeşe” “Başedemiyoruz bununla (bu deliyle). Biz en iyisi ayar vermeye çalışalım” demişlersede, başarılı olamamışlardır. Kardeşin durumu zannımca artık patolojik dereceye gelmiş bulunmaktadır. Fehim Taştekin’in de ifade ettiği gibi (Viyana Kitap Günleri 12.-13. Mayıs 2018; Panel) “Bu kardeşliğin mayası bozuktur” ve bu kardeşle başetmeye çalışanlara belkide şunu söylemek lazım: Mesele kardeşlik meselesi değildir. Mesele salt “eşit haklara sahip olmak” ve insan onuruna yakışır biçimde ortak yaşamı inşaa etme meselesidir. “Eşit haklara sahip olalım da varsın kardeş olmayalım!” demek ve bu duruşta kalmak daha sağlıklı olurdu diye düşünüyorum. Buradan hareketle siyasi öz irade yol ve yöntemleri daha aklı selim biçimde aramak mümkün olacaktır.

Daima Ortadoğu’nun üzerinde dolaşan karabulutların Türkiye topraklarına çekilme ihtimali ile yaşamak ve Birinci Dünya Savaşı siyasetinin, yani iktidar alanı paylaşım siyasetinin devamının yaşandığı ve yaşatıldığı şu dönemlerde, aynı şekilde, Suriye’de Ezidilerin başına gelenlerin Türkiye’de Alevilerin başına gelebileceği ihtimali bu kadar bariz ve hakimken, Alevi kurumları ve aydınları siyasi bir aktör haline gelme durumunu aciliyetle gözden geçirmeli ve eylem planı geliştirme işlerine koyulmalıdır. Özellikle çokkültürlü, çokdilli, çokinançlı toplumsal dokularda, Temsili Demokrasilerde iradenin delege edildiği burjuva ulus-devlet modellerinin ötesinde iradeye sahip çıkılan katılımcı ve çoğulcu demokratik yapıların oluşuturlması için modellerin geliştirilmesi düşünülmelidir. Ülke’nin hemen üçte birini oluşturan bir genel Alevi kitlesinin siyasi zeminde birleşerek ortak bir platformda hareket etmek, ısrarla bir başka partide bir adayla yedeklenmekten daha mantıklı ve talihli bir karar olurdu diye düşünüyorum. Bu anlamda demokratikleşme önce bireyin kendi içinde başlar (demokrasi kültürü). Demokratik(leşmiş) bireyler ise öz-iradeye dayalı, katılımcı ve farkındalıklı demokratik sistemi geliştirebilecek demokratikleşmiş toplumları oluşturanlardır. Demokrasi inisiyatiflerinde oldukça etkin olma potansiyeline sahip olabilme durumu öğretiye dönmek ve burada Can (=varlık) merkezli bir kurumsallaşmayı sürdürmekten geçecektir. Fakat bunun için “Can’ın” tam olarak ne anlama geldiği fikriyatı yeniden irdelenmelidir.

 

Kaynakça

Arslan, Zeynep (2018): Demokratisierung durch Selbstermächtigung! Empowerment Alevitischer Frauen* in der Türkei und in der Diaspora. Wolfram Reiss (Reihenherausgeber). Reihe: Anwendungsorientierte Religionswissenschaft. Tectum Verlag.

Arslan, Zeynep: Arap Alevilerini Hakan Mertcan’ın doktora çalışması “Türk Modernleşmesinde Arap Alevileri: Tarih, Kimlik, Siyaset” üzerinden tartıştık… In: Alevilerin Sesi Dergisi. Nr. 224. 05/2018. 1615-1623.

Anderson, Benedict (1999): Imagined Communities. Verso. London.

Andrew, Peter A. (Hg.) (1989). Ethnic Groups in the Republic of Turkey. Wiesbaden: Cemoti.

Aydın, Erdoğan (2010): Osmanlı Gerçeği. Nızam-ı Alem’in Gayrı Resmi Tarihi. (Deutsch: Die Wahrheit über die Osmanen. Die in-offizielle Geschichtsschrei-bung des Nızam-ı Alem). 11. Auflage. Kırmızı yayınları. İstanbul.

Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. New York: Cornell University Press.

Hobsbawm, Eric J. (1990). Nationen und Nationalismus. Mythos und Realität seit 1780. Frankfurt: Campus.

Mertcan, Hakan (2015): Türk modernleşmesinde Arap Aleviler (Tarih Kimlik Siyaset) (Deutsch: Die Arap Alevis in der Türkischen Modernisierung). Karahan Kitabevi. 3. Aufl. Adana.

Spivak, Gayatri (1986a): Can the Subaltern speak? In: Hito Steyerl et al (Hg.) (2008): Gayatri Spivak. Can the Subaltern Speak? Postkolonialität und subalterne Artikulation. Turia+Kant. Berlin.

Taylor, Ch. (1995): Das Unbehagen an der Moderne. Suhrkamp. Frankfurt.

Varela, Maria Do Mar Castro; Dhawan, Nikita (2003): Postkolonialer Feminismus und die Kunst der Selbstkritik. In: Steyerl, Hito; Rodriguez, Ercarnacion Gutierrez (Hg.): Spricht die Subalterne deutsch?. Unrast. München.

Yuval Davis, Nira (2011): The Politics of Belonging: Intersectional Contestations. Sage Publishing. London.

Yuval Davis, Nira (1997): Gender and Nation. Sage Publishing. London.

Zeydanlıoğlu, W. (2007): Kemalism’s Others: The Reproduction of Orientalism in Tukey. Nicht-Veröffentlichte Dissertation. Anglia Ruskin University, Cambridge

Zırh, Besim Can: Bir Kesişim olarak Milli-Muhafazakârlığın Üç Değili: Aleviler, Er-meniler ve Kürtler (Deutsch: Ein sich überschneidendes Komplex. Die drei Değils: Die Alevit*innen, die Armenier*innen und die Kurd*innen). Çakmak, Yalçın; Gürtaş, İmran. Hg. (2015): Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik. Tarih-Kimlik-İnanç-Ritüel. İletişim Yayınları. İstanbul.

Online dogruhaber.com (23.07. 2016): ‘Fatih’in torunlarıyla, Selahaddin’in torunları bir olduğu müddetçe başaramayacaklar’: https://dogruhaber.com.tr/haber/216267-fatihin-torunlariyla-selahad dinin-torunlari-bir-oldugu-muddetce-basaramayacaklar/ [07.12.2017].

 

Kızılbaş Dergisi Sayı 85. Mayıs 2018.