Bizler ki, “Türk ulusu”nun, “Türk milleti”nin, “Misak-ı Milli’nin kurulması” ve inşaası için, atalarının kanı Osmanlı ve daha sonra İttihatçılar tarafından oluk oluk akıtılmış, kökleri o topraklarda olan Kürtler, Zazalar, Ermeniler, Rumlar, Pontoslular, Süryaniler, Kızılbaşlar ve daha nice halklar… Bakıyoruz, görüyoruz kutuplaşmayı: Dinci Milliyetçilik ile Etnik-/Türk Milliyetçiliği arasında gidip gelen iki ittihatçı yapıyı…

İslamo-Kemalist bir AKP’nin karşısında birleşecebileceğimiz yegane ve tek yapı yine ve yine Mustafa Kemal Atatürk’mü olabiliyor? Soluğu, çıkış noktasından tamamen ayrı bir yerde alan, sonunda bütün renkleri görmezden gelip tek bayrak ve tek vatan altında birleşen, Gezi direnişini de gördük. Demokrasi, eşit haklar, özgürlük, insan onuruna yakışır bir yaşam mücadelesi dendiği zaman heyecanlanan yüreklerimiz, bu tavır karşısında demirden yumruk yemiş gibi, bir kez ve bir kez daha sarsılıyor. Aklımız duruyor, nutkumuz tutuluyor…

Sevgi (!) diyor ve ama “Yaşasın Mustafa Kemal!” ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diye de mutlaka her konuşmasının sonunda sloganlar atıyor. “Kardeşlerimiz” dedikleriniz Kürtlerin, Kızılbaşların ve Ermenilerin yüzlerine nasıl bakabiliyorsunuz? Bunu anlamak mümkün değil… Peki, Mustafa Kemal’in CHP’sinin egemen olduğu dönemlerde Türkiye daha mı yaşanılası bir ülkeydi?

Gelgelelim göstermelik bir demokrasi adına yapılan seçimlere… AKP iktidarının bu “seçim skeçleri”yle sonbulmayacağını anlayabilmemiz için daha nelerin olması gerekli? Haziran 2015 seçimlerini kabul etmeyip, “bana 400 Milletvekilini verin, bitsin bu iş” diyerek, Kürt bölgelerine günlerce bombalar yağdıran, milyonlarca Kürt insanını yerinden yurdundan eden ve onları iç-göçe mecbur kılan, “çözüm sürecini” bilimum sekteye uğratan bu yapı, beğenmediği seçim sonuçlarından ötürü, yeniden seçim için Kasım 2015’e işaret ettiğinde, partiler yine kuzu kuzu seçimlere katılmadılar mı? İstediği sonuçları almadığı müddetçe kendi kafasına göre durmadan “seçim filimi” çeviren bu yapı dünyayıda kendine güldürüyor ama bütün bu “küçük çocuk inadına benzeyen” halleri tolere edip, seçimlere giderek ve onun istediği sonuçları vererek bu “deliyi sakinleştirme” çıkmazını neye yormalı? 23 Haziran’da daha güçlü bir şekilde, artık “ülke seçimlerine dönüşmüş belediye seçimleri”nde Ekrem İmamoğlu’na zafer kazandırmayı ümid edenler, ondan sonra sürecin süt liman devam edilebileceğini mi sanıyorlar?

Seçme hakkı burjuva demokrasilerinde bireye ve onun toplu halde oluşturduğu halka verilmiş asgari bir “denge sağlama silahıdır”. Demokrasi’de bireyin “yegane hakkı olan seçme hakkı” gasp ediliyor ve aslında “zorla istenilen sonuç” elde edilene kadar, seçmen tekrar ve tekrar seçim sandığına buyur ediliyor ve aslında bu seçme hakkının meşruluğunun yitirilmesi anlamına geliyor. Seçme iradesi, bireyin onurudur ve bireyin onuru zedeleniyor. Bu onur şu koşullarda o sandıklarda geri-kazanıl(a)mayacaktır, tıpkı daha önce denendiği ve başarılamadığı gibi.

AKP iktidarı tarafından yönetilmiş ve domine edilmiş hiçbir seçimin meşrutiyeti yoktur. “Partili bir Cumhurbaşkanı”nın varlığı demokrasi dengelerine aykırı olmakla birlikte, demokratik değil “diktatoryal bir yapı”nın resmidir. Tek bir adamın “borusunun öttüğü” ve “herkesin hazırolda durduğu mafya vari açık seçik bu düzen”e rağmen, demokratik bir sistemde varolduğunu ve seçme ve seçilme hakkının olduğunu düşünen bireyin böylesi bir durumu nasıl hazmetmiş olabilir olduğu da ayrı bir soru işareti olarak karşımızda durmaktadır.

Bununla bağlantılı olarak; kendisini demokratik bir yapının parçası olduğunu düşünen bu seçmen, halkın iradesiyle seçilmiş bir partinin yöneticilerinin bugüne dek cezaevlerinde tutuklu bulunmalarını tolere edebiliyor. Tıpkı bugün demokrasi diye bağıran CHP’nin dün, “HDP yöneticilerinin dokunulmazlığının kaldırılması için” onay verdiği gibi. Doğaldır, bu “demokrasi anlayışıyla”, HDP’den sonra bugün sıra CHP’ye geldi. Şimdilerde HDP’li “kardeşlerinden” (!) destek ve yardım isteyen bu CHP bir yandan da “Yaşasın Mustafa Kemal” diye bağırıyor üstelik. Psikolojide bunun adı vardır: Şizofreni. Tarih ve bellek ise asla unutmaz!

Peki, bütün bunlar olurken Aleviler nerede duruyorlar? Türk Alevileri’nin büyük bir kısmı bitmez tükenmez “laiklik umudu” ve “şeriat fobisi”yle herşeye rağmen ve herzaman Kemalistlerle yürümeye devam ediyor. Peki, ‘Türk olmayan Alevilerin’ durdukları yer neresidir? Neresi olmalıdır? Milyonlarca Alevi çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi sürecini inşaa etmekte etkin olmak yerine, Gezi’de olduğu gibi, yine Kemalistlerin peşine mi takılacak? CHP, gasp edilmiş hakkını yine hakkının gasp edildiği yerde aramaya koyulurken, ve iradesini çaresizce mevcut yapının insafına teslim etmişken, Aleviler elikolu bağlı yeniden ve bir kez daha bunların peşinden mi sürüklenecek? Aleviler “merkezi eylem kararları” alırlarken, durdukları yer ve talepleri neler olacaktır? Kemalistlerin ne istediklerini biliyoruz. Peki, Kemalistlerin arkasında ve yanında yürüyen Aleviler ne istiyorlar? Ne için? Sebep? AKP iktidarının son bulmasını mı? Peki, sonra? Pirimiz Sultan Abdal, “Bozuk olan düzende sağlam çark olmaz” demiş. Peki, bu bozuk düzene su taşıyıcılık yapmaya ne hacet?

İş ki, bu çarkları çevirenlerin çarkına çomak sokmak. İş ki, muktedirin “deli saçmasına çevirdiği” bu seçimleri boykot etmek. İş ki, sokaklarda günlerce eylemler yaparak bütün dünya kamuoyununun dikkatini çekmek ve bu “deli iktidarı”nı daha aydınlık ve farkındalıklı yarınlar için, kararlı ve istikrarlı bir biçimde alaşağı etmek. Fakat, geçmişte yaşanılmış acıları, “şimdilik” veya “hiç konuşmamak üzere bir kenara koymak”la, omuz omuza ve birlikte yürünülmez! Yürünülse bile samimiyetin olmadığı yerde güven olmaz!

Bizler Mustafa Kemal’i, Ermeni Soykırımı’nda tanıdık. Pontos Soykırımı’nda tanıdık. Dersim’de tanıdık. Onu Topal Osman’da ve daha nicelerinde tanıdık. Bizler Mustafa Kemal’i dilimiz yasaklandığında, kimliğimiz yok sayıldığında, sürgünlerde ve katliamlarda tanıdık. Onu gözümüzün içinde sokmaktan vazgeçin artık (!), acımıza daha fazla tuz basmayın ve anlamaya çalışın!

Bizler, Türk değiliz (!), Sünni-Müslüman değiliz (!) fakat bu toprakların renklerindeniz. Kardeşçe, eşit hak ve adalet denklemlerinde birlikte yaşayabilmemiz için aynı olmak zorundamıyız?

Birbirimizin acılarını tanıyabildiğimiz ve anlayabildiğimiz vakit, seçimleri boykot etme özgüvenine de, birlikte yürüyebilme özgüvenine de sahip olabiliriz ancak. Aksi taktirde, güvensizlikler ayrışmaları, ayrışmalar çatlakları ve çatlaklar hüsranları getirmeye herdaim mahkum kalacak ve bozuk düzenin çarkları “ufak kriz ve prüzlerle” dönmeye devam edecek…

zeynemarslan

 

07.05.2019

Fotocredit: uludağ sözlük galeri