Çokdilli Yayıncılığın Olanakları ve Zorlukları: Kuzey Zazacası ve Kızılbaş[1]-Alevi Toplumu Bağlamında Eleştirel Bir Deneme
Amaç ve Kuramsal Çıkış Noktası
Bu makale, Zazaca ve çeşitli başka dillerde yayımladığımız çokdilli serinin beşinci ve son cildi olan Sanıka Lazekê Nêçari’nin yayımlanması vesilesiyle kaleme alınmış olmakla birlikte, temel amacı kitabın tanıtımını yapmak değildir. Asıl olarak çokdilli yayıncılık süreçlerini, bu süreçlerde edinilen deneyimleri ve bunlardan doğan kuramsal ve pratik güçlükleri incelemektedir.
Söz konusu alanın parçalı ve dağınık niteliği dikkate alındığında bu eleştirel deneme, yıllara yayılan yayıncılık deneyimimiz boyunca karşılaştığımız yapısal güçlükleri, üretim koşullarını, kolektif çalışma dinamiklerini ve özellikle etnokültürel ve siyasal bağlamdan kaynaklanan gerilimleri görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bu süreçte edindiğimiz olumlu ve olumsuz deneyimleri eleştirel biçimde değerlendirerek Zazaca ve diğer yok olma tehlikesi altındaki dillere ilişkin süregelen araştırmalara da katkıda bulunmayı hedefliyoruz.
Metin aynı zamanda deneyim paylaşımı ve eleştirel düşünme için bir zemin olarak tasarlanmıştır. Çokdilli kültürel üretim alanlarında yürüttüğümüz çalışmalar sırasında egemen iktidar ve bilgi rejimleri içerisinde “madunlaştırılmış”[2] kimlikler ve aidiyet biçimlerine ilişkin geliştirdiğimiz öznelerarası gözlem ve değerlendirmeleri bir araya getirmektedir.
Düşünsel çıkış noktam, ulus ve ulus-devlet oluşumunu merkeze alan Avrupa anlatısının toplumsal ve siyasal söylemleri bugün de şekillendirmeye devam ettiği gözlemine dayanıyor. Bu anlatılar; etnik gruplar, inanç toplulukları ve toplumsal oluşumlar gibi kolektif yapıların nasıl kurulduğunu ve nasıl kimliklendirildiğini belirleyen bir çerçeve sunmaktadır. Ancak madunlaştırılmış gruplar kimlik oluşturma süreçlerini egemen söylemin sınırları içinde yürüttüklerinde, bu yapıların içindeki madun konumlarını zorunlu olarak sorgulamadan ya da aşmadan mevcut iktidar ilişkilerinin yeniden üretilmesine de katkıda bulunurlar. Böyle bir durumda kimliği oluşturan temel unsurlar görünmezleşir; bunun sonucunda kendine yabancılaşma, parçalanma ve uzun vadede siyasal yönelim kaybı ortaya çıkabilir.
Burada sunduğum değerlendirmeler, Kuzey Zaza Kızılbaş-Alevisi olarak kendi konumlanışıma dayanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Zazaca – Yok Olma Tehlikesi Altındaki Diller – Çokdilli Yayıncılık – Kimlik ve Aidiyet – Dilsel Direniş – Kızılbaş-Alevilik
Çokdilli Yayıncılık Deneyimi ve Sözlü Kültürün Yazıya Aktarılması
Avrupa’da[3] Zazaca ilk kez Avusturya’nın başkenti Viyana’da düzenlenen kapsamlı bir akademik konferans[4] aracılığıyla daha geniş bir kamuoyuna tanıtıldı; bu girişim daha sonra konferans bildirilerinin Türkçe ve İngilizce yayımlanmasıyla kalıcılaştırıldı (Arslan ed., 2017a, 2017b).[5] Ardından Ali Dikme’nin Gulvang u İtiqatê Kırmancu (Kırmancların duaları ve inançları; Dikme, 2023) adlı kitabını yayımladık. Zaza-Kızılbaş-Aleviliğinin inanç sistemine ilişkin değerli bilgiler sunan bu eser Zazaca, Türkçe, İngilizce ve Almanca olmak üzere birden fazla dilde erişilebilir hale getirildi. Bunu, babam Mehmet Arslan’ın ilk kez anlattığı ve yazıya aktardığı resimli masal Sanıka Çêneka Pelevane (Pehlivan Kızın Masalı; Arslan, 2021) izledi. Bu kitapların tümü Graz Üniversitesi Dilbilim Enstitüsü bünyesindeki treffpunkt sprachen’da sınırlı sayıda basıldı.
Son Zazaca projemiz de babam Mehmet Arslan’ın çocukluğundan hatırladığı ikinci bir masalın illüstrasyonlu biçimde yazıya aktarılması ve Almanca, Türkçe ve İngilizceye çevrilmesidir. Bılbılo Zernên (Altın Bülbül) ve Dılaram Zengi/Dılara Mına Zengiye (Mavi Gözlü Dilara’m) gibi hatırladığı başka güzel masallar da bulunuyor. Dılaram Zengi’nin, anlatıcının kış aylarında günler boyunca sürdürdüğü çok uzun bir masal olduğu anlaşılıyor. Anlatı zaman zaman Zazaca ağıtlar olan şüwarelerle süslenir, uyuyanların yüzüne anlatıcı tarafından su serpilirmiş. Bu masalı dinlemek, başka bir dünyaya ve başka bir zamana açılan pencereden bakmak gibidir. Ne var ki babam yıllar içinde bu anlatıların büyük bölümünü unuttuğu ve yalnızca bazı parçalarını hatırlayabildiği için bunları henüz belgeleyip okurlarla paylaşamadık. Burada güçlü bir yazılı geleneğin önemi bir kez daha açıkça görülmektedir.
Sözlü tarih, toplumsal hafıza ve konumlanmış bilgi
Sözlü kültür ve sözlü tarih araştırmaları, geleneksel araştırma çerçevelerinde kullanılanlardan daha özgül yöntemsel yaklaşımlar gerektirir. Bu tür projelerin gerçekleştirilebilirliği aynı zamanda yeterli mali, kurumsal ve akademik kaynakların varlığına büyük ölçüde bağlıdır. Temel amaç, yerleşik yöntemsel standartlarla yeterince yakalanamayan bilgi biçimlerine ulaşabilmek için toplumsal hafıza, kültürel kodlar ve iç dinamiklerle ilişki kurmaktır. Bu nedenle araştırma yöntemlerinin incelenen toplumların özgül tarihsel ve toplumsal koşullarına uyarlanması; konumlanmış ve bağlama duyarlı bilgi üretimine mümkün olduğunca yaklaşılması gerekir. Disiplinlerarası ve kesişimsel bir perspektiften bilgi üretimi, toplumun yapısına ve koşullarına yanıt verebilen yöntemlerin geliştirilmesini gerektirir. Bu çerçevede öznelerarası araştırma yöntemleri ve kuramsal çerçevelerin geliştirilmesi önem kazanırken, araştırmacının kendi konumunu ve bakış açısını açık biçimde ortaya koyması temel bir önkoşuldur.
Zazaca konuşan toplum, özellikle Kızılbaş-Alevi Zaza toplumu, güçlü bir sözlü aktarım ve kolektif hafıza geleneğine sahiptir. Bu nedenle başlıca bilgi kaynakları dili canlı biçimde konuşanlar, yaşlı kuşaklar ve dille birlikte inanç sistemlerini ve kültürel pratikleri de sürdüren kişilerdir. Yazılı kaynaklar ise oldukça sınırlı, mevcut olanlar da çoğu zaman dağınık ve erişilmesi güçtür. Alanı sistematikleştirme ve bir araya getirme yönünde çeşitli çabalar bulunmasına rağmen araştırmaların büyük ölçüde yerleşik ve egemen epistemolojik paradigmalarla sınırlı kalması, alanın hâlâ gelişiminin erken bir aşamasında olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle gerekli mali ve kurumsal koşullar sağlandığı takdirde yerel düzeyde uzun vadeli, stratejik ve sürdürülebilir saha araştırmaları yürütülmelidir. Gündelik pratikleri, toplumsal hafızayı, dil kullanımını, inanç sistemlerini ve kültürel aktarımı birlikte inceleyebilecek kapsamlı çalışmalar özellikle önemlidir. Zaman içinde bu ampirik bulguların birikmesi, alan için daha sistematik ve tutarlı bir bilgi zemininin kurulmasına katkı sağlayabilir.
Kaynak, kurum ve sürdürülebilirlik sorunu
Grubumuz üniversite bünyesinde bu yönde bir proje sunmuş olmasına rağmen başlangıçta gerekli ilgi ve desteği görmedi. Bunun önemli nedenlerinden biri, söz konusu alanın doğrudan ekonomik getiri üretmemesidir. Günümüzde pek çok akademik çalışma mevcut sistemin belirlediği öncelikler ve akademideki arz-talep dinamikleri doğrultusunda finanse edilirken, yok olma riski taşıyan Zaza dili bu finansman mekanizmalarının dışında kalmaktadır. Bu nedenle bugüne kadar yalnızca çok sınırlı kültür fonlarından ve küçük hibelerden yararlanabildik. Bu alanda çalışanların bildiği gibi, bu tür çalışmalarla kâr elde etmek kolay değildir; zaten temel amaç da bu değildir.
Dil temelli üretimin, özellikle müzik alanında, başka alanlara kıyasla görece daha fazla ekonomik karşılık bulabildiği için yaratıcı motivasyonu ve olanakları bir ölçüde güçlendirdiği söylenebilir. Buna karşılık kitap odaklı projelerin, okuma pratiklerinin ve yazılı kültürle ilişkinin görece zayıf olduğu toplumsal bağlamlarda uzun vadeli erişimi ve etkisi daha sınırlı kalmaktadır. Bunun yanında dili ve onun kültürel bağlamını yetkin biçimde bilen toplum üyelerinin sayısı da giderek azalmaktadır. Bugünkü kuşağın üyeleri olarak olanaklarımız ölçüsünde üzerimize düşeni yapıyoruz; elimizdeki kaynakları harekete geçirebildiğimiz ve sınırlarını zorlayabildiğimiz ölçüde yeni üretimler gerçekleştirmeye devam edeceğiz.
Demokratik kitle örgütleri bu alana önemli katkılar sunabilir. Ancak hâkim söylem ve mevcut öncelikler akademik ve kültürel çalışma için henüz yeterli bir zemin yaratmamaktadır. Ekonomik olarak güçlü kesimlerin ve iş insanlarının kaygıları ise bireysel çıkarlardan siyasal hassasiyetlere kadar uzandığı için bu çevrelerden destek aramayı gerekli görmedik. Gerçekte madunlaştırılmış toplumsal grupların varlığını sürdürebilmesi büyük ölçüde kendi çaba ve girişimlerine bağlıdır. İktidar sahiplerinin, varlıklarını büyük ölçüde madunlaştırdıkları grupları kendi içlerinde eritme fikri ve söylemi üzerine kurdukları koşullarda, bu grupları yaşatma yönünde doğal bir çıkarları bulunmamaktadır.
Kuzey Zaza Kızılbaş-Alevi Bağlamı: Dil, İnanç ve Öz-Adlandırmalar
Babam Mehmet Arslan 1956 yılında Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı, özgün Ermenice adı Palanga iken resmî olarak Bulmuş adı verilen köyde doğdu. Köylülerin konuştuğu dil Zazaca, bağlı oldukları inanç ve gelenek ise Kızılbaş-Aleviliktir. Yaklaşık 150 yıl önce Tunceli ilinde Pülümür ile Ovacık arasında bulunan Paga Vesayi adlı yerden Tercan köylerine göç eden Şıh Hasan aşiretinin üyeleridir. Kendi aktarımlarında Xıdıkan/Xıdız aşiretine mensup oldukları söylenir. Bölgedeki köylerin yaşlıları Ermeni Pun beyinden ve Kürt kabul edilen Çarekanlı Alişan beyden söz ederler; o dönemde bugün anladığımız anlamda belirgin bir Zaza kimliği ya da dil bilinci bulunmamaktadır.
Babamın konuştuğu Zazaca, Kuzey Zazacanın kuzeydoğu alt grubuna bağlı Tercan ve çevresi ağzına karşılık gelir ve yaygın olarak “Kırmancki” diye adlandırılır. Köyün yaşlıları kendilerini “Kırmanc” olarak tanımlamış ve bu adlandırmayla Kızılbaş-Alevi inancına aidiyetlerini ifade etmişlerdir. Bu bağlamda Kırmanc, aynı inanç aidiyetini paylaşanları kapsayan bir kavram olarak işlev görmüştür. “Şarê Ma” (bizim halkımız) ve “Şarê Kırmanciye” (Kırmanc halkı) gibi ifadeler de bu kolektif ve birbiriyle kesişen çok katmanlı kimliği belirtmek için kullanılmıştır.
Osmanlı yönetiminin nüfusu dinî aidiyete göre sınıflandırdığı, ayırdığı ve bölümlendirdiği Millet sistemiyle uyumlu biçimde bölgede Sünni Türkler “Tırk”, Sünni Kürtler ise “Khur” olarak adlandırılmıştır. “Khur” sözcüğü özellikle bazı Sünni çevrelerde olumsuz ve aşağılayıcı çağrışımlar yaratabilir. Ancak bu adlandırmanın tarihsel arka planı, Osmanlı döneminde belirginleşen Kızılbaş-Alevi ve Sünni topluluklar arasındaki toplumsal ve siyasal kutuplaşmada aranmalıdır.
Bazı eleştirmenler, yerel halkın Kuzey Kürtçesi Kurmanciyi konuşanlar için kullandığı doğru kavramın “Kırdaş” olduğunu ileri sürmektedir. Bazı iddialara göre Güney Zazacası konuşan kimi topluluklar kendilerini “Kırd” diye adlandırırken Kürtçe konuşan grupları “Kurmanc” ya da “Kırdaş” olarak tanımlar. Bu yorumdan hareketle kendilerini “gerçek Kürtler” olarak gördükleri ve Kurmanc/Kırdaş dedikleri toplulukları “Kürt benzeri” veya “Kürdümsü” saydıkları ileri sürülmektedir. Ancak Kuzey Zazacası konuşan Kızılbaş-Alevi topluluklarda “Kırdaş” ya da “Kurmanc” kavramlarına ilişkin böyle bir yorumla şahsen hiç karşılaşmadım. Kırmanc ve Kurmanc sözcükleri arasındaki dikkat çekici benzerliğin nedeni bugün de açıklığa kavuşmuş değildir; bu konuda bir kısmı siyasal saiklerle geliştirilmiş çok sayıda teori bulunmaktadır.
Karşılıklı farklılaşma ve kimliklerin yeniden tanımlanması
Grupların kendilerini birbirleriyle karşılaştırarak tanımlamaları ve buna uygun öz-adlandırmalar seçmeleri dikkat çekicidir. Bu durum, birbirinden ayrışma ve kendi grup aidiyetini işaretleme yönünde belirgin bir ihtiyaca işaret etmektedir. Bununla birlikte yaşlı kuşaklarla yaptığım görüşmelerde, özellikle son on yıllarda Alevi toplumlarının maruz kaldığı devlet kaynaklı asimilasyon mekanizmalarının etkisiyle bazı yaşlı Kuzey Zaza Kızılbaş-Alevilerinin kendilerini “öz Türk” olarak tanımlamaya başladıklarını gözlemledim. Bu söylem bir yandan çok sayıda Alevi Pirinin Türk ya da Türkmen kökenli olması ve Alevi deyişlerinin, nefeslerinin ve duvazlarının ağırlıklı olarak Türkçe yazılıp sözlü aktarılmasıyla; diğer yandan Cumhuriyet döneminin ulus-devlet temelli Türkleştirme politikalarıyla beslenmiş olabilir.
Kendini Kırmanc olarak tanımlayan Kızılbaş-Alevi topluluğu, Kurmanci ya da Kırdaşki olarak bilinen dili konuşan Kızılbaş-Alevileri ise “Kırdaş” diye adlandırmış; Aleviliğin nasıl yorumlandığına bağlı olarak onları kendi inanç topluluğunun, yani Kırmanc/Şarê Kırmanciye’nin parçası saymış ve “Kürt Kızılbaş-Aleviler” olarak ifade etmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e dinî gerekçelerle dışlanma, baskı ve şiddetle karşı karşıya kalan bu toplumsal grupların amacı, Türkçe konuşmayan Kızılbaş-Alevileri tanımak ve tanımlamak yönünde bir çaba olarak yorumlanabilir.
Kendi dillerini konuşan fakat Kızılbaş-Alevi olmayan, Sünni-Hanefi ya da Sünni-Şafii Zazalarla karşılaştıklarında ortak dili, fakat aynı zamanda inanç ve buna bağlı kültürel pratik farklılıklarını fark etmiş; onları kendi öz-adlandırmalarına uygun biçimde “Zaza” olarak adlandırmışlardır. Buna karşılık çevredeki toplulukların kendilerini egemen yapı ve bağlam içinde “Kızılbaş” ve “Kürt” olarak tanımladığını aktarmaktadırlar. Nitekim, kabaca ifade etmek gerekirse, Türkiye’de devlet erkinin ve egemen söylemin tarihsel olarak ürettiği kategorileştirme biçimleri içerisinde, özellikle ülkenin doğusunda merkezî iktidara mesafeli ya da muhalif olarak görülen heterodoks inanç toplulukları sıklıkla “Kızılbaş”, Türk kimliği dışında konumlandırılan farklı etnik ve dilsel topluluklar ise çoğu zaman genelleyici bir üst kategori olarak “Kürt” adı altında tanımlanmıştır.[6]
Göç, Diaspora ve Zaza Dil Bilincinin Oluşumu
Özellikle 1960’lardan itibaren ekonomik olarak dezavantajlı kesimlerden büyük kentlere göç eden genç kuşaklar, etnik ve inançsal aidiyetlerini çoğu zaman dönemin egemen siyasal paradigmalarına tabi kılmıştır. Bazı durumlarda bu aidiyetler geri kalmış bir geçmişin kalıntıları olarak görülüp değersizleştirilirken sınıf temelli siyasal kimliklere daha fazla önem verilmiştir. Kemalizmin katı modernist varsayımları ülkede ortaya çıkan hemen her siyasal hareket ve yapıya nüfuz etmiş; bu kavramsal çerçeveyle toplumsal çevrelerini yorumlayanlar, geride bıraktıkları toplulukları öncelikle feodal ve gerici olarak değerlendirmiştir.
Türkiye’de resmî ideoloji doğrultusunda “Doğu”da yaşayan ve “Türk” olarak tanımlanamayan herkes “Kürt” etiketi altında toplanmış, bu nedenle Zazaki konuşanlar da Kürtler arasında sayılmıştır. Özellikle Türk ulus-devletinin kuruluş sürecinde “Doğu”, ulusal projeye entegre edilmesi gereken bir dünya olarak inşa edilmiş; bölge ve nüfuslar dönemin kolonyal ve oryantalist varsayımlarını yansıtan temsiller üzerinden tanımlanmıştır (Zeydanlıoğlu, 2008). Türkiye’nin daha kısıtlayıcı koşullarında büyük kentlerde iletişim kurabilen Doğu kökenli göçmenler, dönemin sınırlılıkları nedeniyle bu farklılıkları görünür kılmakta zorlanmıştır.
Avrupa diasporasında ise süreç farklı bir yönde gelişmiştir. Görece liberal demokrasilerin bulunduğu Avrupa ülkelerinde ve özellikle 1980’lerde etnik-dinî kimliklere odaklanan postmodern söylemin güçlenmesiyle Türkiye’den gelen göçmen grupların etkileşimleri zaman içinde daha açık ve serbest hale gelmiştir. Kürt ulusal kimliği mücadelesinin yükseldiği bir dönemde dışarıdan “Kürt” olarak adlandırılan Zazaca konuşanların, bugün Kuzey Kürtçesi içinde tanımladığımız Kurmanci[7] konuşanlarla gerçekte iletişim kuramadıklarını fark etmeleriyle yeni bir süreç başlamıştır. İletişim arttıkça “Zazaca ayrı bir dildir” düşüncesi biçimlenmiş; bu düşünce ilk aşamada akademik uzmanlığa sahip olmayan gönüllülerin çabalarıyla gündeme taşınmıştır.
Zazacanın Dilbilimsel Sınıflandırılması ve Bölgesel Çeşitliliği
Zaza dili üzerine çalışmalar daha sonra hızlanmış ve özellikle 1980’lerden günümüze dilin dilbilimsel olarak tanımlanması ve sınıflandırılmasında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Tarihsel kayıtlara göre Zazaca üzerine bilimsel araştırmalar 1856’da başlamış; Peter Lerch 1857’de St. Petersburg’da, Osmanlı-Kırım Savaşı sırasında Rus birliklerine esir düşen ve çoğunlukla Palu ile Bingöl’den gelen askerlerden elde ettiği veriler üzerinden çalışmıştır. Daha sonraki yıllarda Alman arkeolog Albert von Le Coq ve özellikle dilbilimci Oskar Mann (1903–1907) Zazaca üzerine malzeme toplamış; bu kaynaklardan elde edilen veriler temelinde dile dışarıdan “Zazaca” adı verilmiştir (Kanat, 2023). Oysa dili konuşan toplulukların Dimili, Kırmancki ve Kırdaşki gibi kendi öz-adlandırmaları bulunmaktadır.
Güncel araştırmalara göre Zazaca çeşitli lehçe grupları ve bölgesel varyantlara ayrılabilir. Bazı dil atlasları[8] Dimilkiyi “Güney Zazacası”, Kırmanckiyi “Kuzey Zazacası”[9] olarak sınıflandırmaktadır. Bazı saha çalışmalarında Kırdaşki Orta/Doğu Zazacası içinde değerlendirilir. Son varyant ağırlıklı olarak Kızılbaş-Alevi inancına bağlı topluluklarca konuşulur ve Kurmanci konuşan nüfusla yoğun temasın bulunduğu bir geçiş coğrafyasında yer alır. Bu nedenle Kırdaşki fonolojik olarak diğer Zazaca varyantlarına kıyasla Kurmanciye daha yakın algılanabilmekte ve yerel konuşurlar tarafından zaman zaman “Kürtçeye benzer” diye tanımlanmaktadır. Bununla birlikte Kırdaşki konuşan Kızılbaş-Aleviler, Zazaca konuşan diğer Kızılbaş-Aleviler tarafından en azından kısmen ve görece daha iyi anlaşılabilmektedir. Daha önce de belirtildiği üzere, aynı inancı paylaşan bu topluluklar, Kızılbaş-Alevilerin konuştuğu Kırdaşki ya da Kurmanciyi ifade etmek için gündelik dilde “Here-Were” (“git-gel”), Kırmanckiyi ifade etmek için ise “So-Bê” (“git-gel”) gibi ifadeler kullanmışlardır.[10]
Güney Zazacası, komşu Kurmanci ve Arapça ile tarihsel temas sonucunda çeşitli sözcüksel unsurlar içermekte ve Kuzey Zazacası konuşanlara karşın fonolojik olarak bu dillere daha yakın gelmektedir. Bu nedenle ilk anda yabancı duyulan Güney Zazacası, sürekli temasla çoğu zaman anlaşılır hale gelir. Kendi gözlemlerime göre Güney Zazacası konuşanlar Kuzey Zazacası konuşanlarla iletişime, tersine kıyasla daha hızlı uyum sağlayabilmektedir.
Diasporada Kültürel Hafızanın Yeniden Görünürleşmesi
Özellikle 1990’ların ortalarından itibaren Avrupa diasporasında gelişen farkındalık önemli bir kültürel mirasın yeniden görünürleşmesine katkıda bulundu. 1980 askerî darbesinin ardından sürgüne giden müzisyenler ve araştırmacılar, tarihsel olarak “Dersim” ile ilişkilendirilen bölgede saha ve arşiv çalışmaları yaparak çok sayıda sözlü kaynağı derledi, belgeledi ve yaygınlaştırdı. Böylece yaşlı kuşakların taşıdığı önemli miktarda anlatı, hatıra ve kültürel bilgi genç kuşakların erişimine açıldı. Sözlü tarih projeleri[11] sayesinde yaşlı kuşakların hikâyeleri kaydedilip arşivlenmeye başladı. Bu çalışmalar kaybolma ve unutulma riski taşıyan kültürel geleneklerin ve kolektif bilgi biçimlerinin korunmasında, aynı zamanda dünya kültür tarihine dâhil edilmesinde önemli rol oynadı.
1990’larda Zazacayı hâlâ yaşayan bir dil olarak konuşan son kuşakların üyeleri, onlarca yıl boyunca çoğu zaman dile getirilmeyen 1937–38 Dersim Soykırımı[12] hatıralarını giderek daha fazla paylaşmaya başladı. Bu anlamda dilin canlandırılması ile toplumsal hafızanın geri kazanılması birbirine sıkı sıkıya bağlı iki süreç olarak gelişti. Bastırılmış hatıraların yeniden ortaya çıkması, araştırmanın sosyal bilimsel ve psikososyal boyutlarını da daha derin ve anlamlı biçimde gündeme getirdi.[13]
Dil mi Lehçe mi? Siyasal Güç, Tanınma ve Postkolonyal Perspektif
Sosyodilbilimci Max Weinreich’e atfedilen “Dil, ordusu ve donanması olan bir lehçedir” sözü ironik biçimde önemli bir sosyodilbilimsel gerçeğe işaret eder: Dil ile lehçe arasındaki ayrım yalnızca dilbilimsel ölçütlerle belirlenmez. Siyasal güç, devlet kurumları ve resmî tanınma süreçleri hangi konuşma biçimlerinin “dil” statüsüne kavuşacağını ve hangilerinin “lehçe” olarak sınıflandırılacağını belirlemede önemli rol oynar.
Bu gözlem, dört devlet arasında bölünmüş tarihsel bir bölge ve büyük dilsel çeşitlilik alanı olan Kürdistan bağlamında özellikle önemlidir. Oryantalist bir perspektifle “Orta Doğu”, benzer biçimde “Küresel Güney” olarak adlandırılan coğrafyalarda tarihsel, siyasal ve ekonomik gerçeklikleri dikkate almayan analizler eksik kalır. Avrupa ulus-devlet modelinden türetilen kavramsal çerçevelerin tek başına uygulanması, bugünkü koşullarda temellendirilmiş ve kapsayıcı sonuçların önünü kapatabilir. Çünkü bu toplumların tarihsel gelişimi, toplumsal örgütlenmesi ve siyasal deneyimleri farklı dinamikler tarafından şekillenmiştir.
İç çeşitliliği tekçi kategorilerle yeterince açıklanamayan, yerleşik ve standartlaştırılmış “nesnel” parametreleri aşan tarihsel, kültürel ve toplumsal özelliklere sahip dinî ve etnik toplulukların günümüz siyasal ve toplumsal bağlamlarında kendilerini nasıl konumlandırdıkları postkolonyal araştırmalar açısından önemli bir inceleme alanıdır. Bu yaklaşımlar yerleşik kavramsal çerçevelerin ötesine geçerek Kürdistan toplumları ve kültürleri hakkında daha nüanslı yorumlar üretme potansiyeline sahiptir.
Kürtçe dil sürekliliği ve Zazaca-Gorani tartışmaları
Kürtçe dil sürekliliğinde en yaygın konuşulan varyant Kurmanci, yani Kuzey Kürtçesidir. Sorani genellikle Orta Kürtçenin başlıca varyantı, Kelhuri ise Güney Kürtçenin önemli varyantlarından biri kabul edilir. Kürtçe genel olarak Kuzey, Orta ve Güney olmak üzere üç ana dil grubuna ayrılır; bunlar da alt lehçeler, çevresel ve geçiş varyantları ile yerel konuşma biçimlerine ayrılır. Bu farklılaşmada coğrafi ve bölgesel koşulların yanı sıra topluluklar arasındaki tarihsel sosyal ve kültürel ilişkiler de belirleyicidir. Güney Kürtçesinin konuşulduğu bölgelerde coğrafi yakınlık ve tarihsel etkileşim nedeniyle Arapça ve Modern Farsçanın etkileri açık biçimde görülür.[14] Güney Kürtçesi varyantlarını konuşanların önemli bir bölümü Şii Müslüman ve/veya Ehl-i Hak[15] inancına bağlıyken Kuzey ve Orta Kürtçe konuşanlar ağırlıklı olarak Sünni Müslümandır.
Zaza ve Gorani/Hewrami dillerinin statüsü uzun süredir dilbilim literatüründe tartışılmaktadır. Bu dillerin Kürtçenin lehçeleri mi, yoksa Kürtçeyle aynı dil ailesine ait bağımsız diller mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Kültürel ve sosyo-politik perspektiften çoğu zaman daha geniş bir “Kürt dili” ya da “Kürt kimliği” bağlamında ele alınsalar da tarihsel dilbilim ve etimoloji açısından farklı gelişim süreçlerinden geçtikleri ve bağımsız dil kollarını temsil ettikleri ileri sürülmektedir.
İranolog Ludwig Paul, kendisiyle yaptığım söyleşide Zazaca ile Kürtçenin çok eski dönemlerde birbirinden ayrıldığını, daha sonra yeniden yakınlaştığını belirtmiştir (Arslan, 2018; Paul, 1998). Siyasal ve coğrafi değişimlerin de bu gelişimde önemli rol oynadığını vurgulayan Paul, günümüzde Zazacanın Kurmanciye, Kurmancinin Soraniye, Soraninin ise Farsçaya oldukça benzediğini; yaklaşık bin yıl önce ise “Proto-Zazaca” ile “Proto-Kürtçe” arasında belirgin bir ayrım bulunduğunu ifade etmiştir. Hint-Avrupa dilleri uzmanı Heiner Eichner de yaptığım söyleşide bu görüşü desteklemiş; bir Zazaca ve bir Gorani masalı yan yana okunursa bu iki dilin birbirleriyle Kurmanciden daha fazla ortaklık taşıdığının görülebileceğini söylemiştir (Arslan, 2015).
Bu temelde Zazaca ve Gorani, Hint-Avrupa dillerinin Kuzeybatı İran kolundaki önemli dil grupları olarak araştırılmıştır. Bazı teoriler Gorani ve Zazacanın birbirine Kurmanciden daha yakın özellikler gösterdiğini ileri sürer. İran Dilleri Atlası bu iki grubu Kürtçe altında değil, İran dilleri ailesi içinde “Kurdic diller/Kurdic dil grupları” olarak sınıflandırmaktadır. Glottolog ise Kuzeybatı İran dilleri içinde farklı bir sınıflandırma kullanmakta; Zazacayı “Eski Azerbaycan dilleri grubu” olarak tanımlanan kola yerleştirmektedir.[16] Bu farklı sınıflandırmalar, dil ailesi tartışmasının tek bir modelle kapanmadığını da göstermektedir.
Köken Tartışmaları, İnanç Sistemleri ve Dilin Dünya Görüşü
Zazaca konuşan toplulukların tarihsel kökenlerine ilişkin farklı görüşler vardır. Etkili hipotezlerden biri, atalarının birkaç yüzyıl önce Hazar Denizi’nin güney kıyılarındaki tarihsel “Deylem” bölgesinden göç ederek Anadolu’nun dağlık alanlarına yerleştiğini ileri sürer. Bu yoruma göre nüfusun bazı kolları daha sonra alçak bölgelere yayılmış ve Sünni İslam’a geçiş de dâhil olmak üzere dinî ve toplumsal dönüşüm süreçleri yaşamıştır. Başka araştırmacılar ise bugün “Zaza-Goran” dilleri olarak tanımlanan dilleri konuşan toplulukların Zagros Dağları ve İran-Hewraman’da kalan nüfuslarla tarihsel bağları bulunduğunu savunmaktadır. Dağlık bölgelerdeki coğrafi yalıtılmışlık nedeniyle komşu dillerde kaybolmuş bazı arkaik dil özelliklerinin korunmuş olması bu görüş bağlamında önem taşır.
Buna karşılık özellikle tarihsel Dersim bölgesindeki Kızılbaş-Alevi toplulukların daha sonraki göçlerin torunları değil, uzun zamandır bölgenin yerli nüfusları olduğunu savunan görüşler de vardır. Bu yaklaşım bölgede inanç sistemleri, kültürel pratikler ve toplumsal örgütlenmedeki sürekliliği vurgular.
Uzun süredir birbirine yakın kabul edilen Zaza ve Goran dillerinin konuşurları, özellikle inanç alanında ve bununla bağlantılı sosyolojik, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik düzlemlerde dikkat çekici benzerlikler taşır. Günümüz Irak’ının dağlık alanlarında kalan Gorani konuşan toplulukların bir bölümü inançlarını “Kaka’i”, İran dağlarında kalanlar ise “Yarsanilik” olarak adlandırır. Ehl-i Hak olarak bilinen bu inanç Şii İslam’dan ayrı olup Anadolu Kızılbaş-Alevi inanç sistemiyle güçlü benzerlikler göstermektedir. İnanç ve dinî aidiyet, kır-kent yerleşim örüntüleri, tarihsel ve sosyolojik dinamikler ile bunların karşılıklı ilişkilerinin dilde nasıl yansıdığını ayrıntılı biçimde incelemek önemlidir.
Güney Zazacası, Kuzey Zazacası konuşanlar tarafından fonoloji ve telaffuz bakımından Arap-İslam dil çevresinden daha fazla etkilenmiş olarak algılanmaktadır. Kullanılan sözcükler yalnızca dili değil, dünya görüşünü, insanın evrendeki yerine ilişkin tasavvuru ve bilişsel kalıpları da yansıtır. Hanefi, Şafii ya da Şii İslam öğretilerini izleyen toplulukların “Homa”, “Huma”, “Uma”, “Allah” gibi dinî sözcük ve ifadeleri dile yoğun biçimde katmış olması, dinî ya da geleneksel dindarlığın dildeki izlerini gösterir.[17] Zazaca konuşan Kızılbaş-Aleviler ise “Yaratılış” anlamındaki “Heq” gibi ifadeler kullanarak Kızılbaş-Alevi dünya görüşünü dilsel pratik içinde sürdürür ve görünür kılar.[18]
Dil Kaybı, İnanç Hafızası ve Diasporada Yeniden İnşa
Dil, kolektif toplumsallığın tarihsel süreklilik ve bütünlüğe dayandığı düşüncesini taşıyan temel unsurlardan biridir. Zazacanın kaybı, özellikle sözlü geleneğin hâkim olduğu Kızılbaş-Alevi inancında köklenen bir bilgi ve hafıza kaynağının da kaybı anlamına gelir. Dil kaybolduğunda başka zamanlara ve mekânlara kök salmış özgün bir dünya görüşü de zayıflar: evrenin ve bütün canlıların kozmosun parçası olarak kutsal kabul edildiği, insanın diğer canlılarla denge ve karşılıklı bağımlılık içinde yaşadığı bir dünya görüşü.
Bu nedenle Avrupa diasporasında mevcut kurumsal çerçevelere uyarlanarak korunmaya çalışılan Kızılbaş-Alevi inanç sistemi, özgün coğrafyasından ve mekânsal bağlamından kopması nedeniyle yeni koşullar altında kendi özgün yapısını sürdürmekte güçlüklerle karşılaşmaktadır. Zaman içinde bu süreç anlam kaybına ve kopukluk duygusuna yol açabilir. Mekânlar uzaklaştıkça ya da fiilen erişilemez hale geldikçe inanç ve kültürel hafıza giderek daha fazla hayal edilen, sembolik ve hatırlanan aidiyet biçimleri üzerinden yeniden kurulmaktadır. Özellikle genç kuşaklarda bazı anlamların zayıflaması, değişmesi ya da farklı biçimlerde yeniden yorumlanması ve sonuçta bir yabancılaşma ortaya çıkması mümkündür; bu yabancılaşma yerleşik sistemlere entegrasyon ve onların mekanizmalarının yeniden üretimi biçimini de alabilir (Arslan, 2016; Arslan, 2018a).
Zazaca, Kimlik ve Çoğulculuk: Ulus-Devlet Paradigmasının Sınırları
Zazaca ve Gorani konuşanların bir bölümü aynı zamanda Kürtçe de konuşmakta ve yüzyıllara yayılan coğrafi iç içelik ile ortak sosyo-dinî kimlikler nedeniyle genel olarak daha geniş Kürt kültürel alanının parçası sayılmaktadır. Bununla birlikte Ehl-i Hak inanç topluluklarına mensup Zazaca ve Gorani konuşan gruplarla karşılaştırıldığında, Zazaca ve Kurmanci konuşan Sünni topluluklar birbirleriyle daha yoğun temas ve etkileşim içindedir. Bu fark dillerin birbirine karışması ve karşılıklı etkilenmesi bakımından önemlidir. Bölgede kurumsallaşmış ve merkezileşmiş ortodoks yapıların parçası olan topluluklarla bu yapıların dışında ya da kıyısında kalan gruplar arasındaki kutuplaşma, diller arasındaki etkileşimi biçimlendiren temel faktörlerden biridir.
Dilbilimde bir varyantın “lehçe mi, bağımsız dil mi” olduğunun belirlenmesinde fonoloji, morfoloji, leksikoloji, sözdizimi ve anlambilim gibi temel ölçütler kullanılır.[19] Bu ölçütler dikkate alındığında Zazaki ile Kurmanci, her ikisi de Batı İran dillerine ait olmakla birlikte pek çok bakımdan belirgin yapısal farklılıklar gösterir. Ses sistemi ve ses değişimi kuralları, sözcük yapısı ve çekim sistemi; özellikle fiil çekimleri, ergatif yapıların kullanımı ve kişi ekleri bakımından önemli ayrılıklar vardır. Sözdizimi ve dilbilgisel örgütlenmede de tamlamaların kurulması, yardımcı fiiller ve genel sözcük dizimi açısından açık farklılıklar görülür. Ortak İran kökenli sözcükler bulunmasına rağmen temel söz varlığında önemli ayrışmalar vardır; aynı kökten gelen bazı sözcüklerin zaman içinde farklı anlamlar kazandığı da gözlenebilir.
Farklı yaklaşımlar tartışılmaya devam etse de Gorani ve Zazaca bugün uluslararası dilbilimin dil haritalarında ayrı diller olarak tanınmaktadır. Zazaca, çeşitli lehçeler, bölgesel varyantlar ve yerel konuşma biçimlerinden oluşan bağımsız bir dil olarak sınıflandırılmakta, aynı zamanda diğer İran dilleriyle tarihsel ve yapısal yakınlıklar göstermektedir. Bunun yanında Kürtleri “çokdilli bir ulus” olarak tanımlayan yaklaşımlar da vardır. Öte yandan bazı yorumcular Zaza toplumunu etnik kimlik bakımından asimilasyona en açık gruplardan biri olarak görmektedir.
Bir toplumun ulusal kimliğini yalnızca dilsel ölçütlerle tanımlamaya çalışmak günümüz koşullarında yeterli ve tutarlı değildir. Geleneksel ulus-devlet modelleri karmaşık ve çok katmanlı toplumsal yapıları açıklamakta yetersiz kaldıkları için tekçi paradigmalar lehine çeşitli asimilasyon mekanizmalarına başvururlar. Türkî kabul edilen Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ın ayrı devlet kimlikleri ve dil adlandırmalarına sahip olması; eski Yugoslavya’da ortak Sırp-Hırvat diline rağmen farklı ulusal yapı ve dil adlandırmalarının ortaya çıkması bu durumun tarihsel örneklerindendir. Paul ve Eichner’in de vurguladığı gibi, Zazacanın bağımsız bir dil olması bağımsız bir ulusun varlığını otomatik olarak kanıtlamaz; aynı şekilde bir dilin belirli bir dil ailesinde sınıflandırılması da ortak bir etnik kimliği belirlemez.
Bu nedenle “Zazalar Kürt müdür, değil midir?” biçimindeki bir tartışmanın en azından akademik açıdan sağlam bir zemini bulunmadığı söylenebilir. İnsanlık tarihine ve toplumsal örgütlenme biçimlerine bakıldığında doğal durumun tekçilik değil çoğulculuk olduğu; tekçi yapıların ise çoğu kez belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış ve kurumsallaşmış inşalar olduğu görülür. Bu perspektiften bakıldığında tartışmayı esas olarak siyasal ve ekonomik faktörler şekillendirmektedir. Dolayısıyla temel soru belki de şudur: Amaç, homojenleştirici bir ulus-devlet paradigması içinde egemen ve ikincil kimlikler tanımlayarak bir uyum zemini yaratmak mı; yoksa farklı kimliklerin varlığını ve meşruiyetini güvence altına alan çoğulcu ve demokratik bir birlikte yaşam çerçevesi kurmak mıdır?[20]
Kızılbaş-Alevilik: Etnikleştirilmiş Bir İnanç Toplumu
Ulus ve milliyetçilik konusunda çok sayıda düşünür, yazar ve araştırmacı farklı görüşler ileri sürmüştür. Genel olarak bir “ulusa” ait olmak ya da ulusal kimliğe aidiyet hissetmek yalnızca siyasal aidiyet meselesi değildir; ortak kimlik duygusu, ortak kültür ve “manevi/ruhsal birlik” ile de ilişkilidir. Bu açıdan Kızılbaş-Aleviler (Türkler, Zazalar ve Kürtler) özgün bir konuma sahiptir. Türk Kızılbaş-Alevileri belirli dönemlerde üstünlükçü Türk kimliği içinde kendilerine bir yer bulabilmiş olsalar da bu topluluklar inançları ve tarihsel, ekonomik, siyasal gelişmeler nedeniyle yüzyıllar boyunca farklı asimilasyon süreçlerine maruz kalmıştır.
Bu nedenle Kızılbaş-Alevilik kimliği yalnızca dinî bir kimlik değildir; tarihsel olarak aynı zamanda “etnikleştirilmiş bir inanç kimliği/toplumu”[21] biçiminde ortaya çıkmıştır (Arslan, 2018b). Burada söz konusu olan yalnızca farklı etnik kökenlerden insanların ortak bir inancı paylaşması değildir. Ortodoks İslam’ın hâkim olduğu bölgelerde bu topluluklar çoğu kez madunlaştırılmış, Hannah Arendt’in teziyle, paryalaştırılmış/lanetlenmiş ve dışlanmış; zaman içinde toplumsal, ekonomik ve siyasal düzeylerde kendilerine özgü bir kimlik bilinci geliştirmiştir. Kızılbaş-Aleviler gibi Arap Alevileri, Ezidiler, Dürziler ve merkezî-egemen dinî-siyasal yapıların dışında kalan başka topluluklar da benzer tarihsel ve sosyolojik koşullar yaşamış; çoğu zaman ekonomik ve toplumsal olarak dezavantajlı konumlara itilmiştir. Buna karşılık zaman içinde siyasal bilinç ile muhalefet ve direniş ruhu geliştiren bu topluluklar, hem dış hem iç dinamiklerin şekillendirdiği önemli ortaklıklara sahiptir.
Kimlik Tartışmalarının Siyasal Bağlamı ve Dilin İkinci Plana İtilmesi
Diller, Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran kolunun İran dilleri alt grubuna mensup olup, daha özel olarak Batı ve Kuzeybatı İran dilleri içerisinde sınıflandırılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, tarihsel olarak birbiriyle akraba diller oldukları genel kabul görmektedir.
Bununla birlikte Türkiye’de bu dillere ve bunlarla ilişkili kimliklere dair tartışmalar, komşu ülkelere kıyasla çok daha fazla siyasallaşmıştır. Öte yandan, söz konusu tartışmaların akademik açıdan yeterli bir olgunluk düzeyine ulaştığını ya da geniş ölçüde yerleşik bir bilimsel çerçeveye sağlam biçimde oturduğunu söylemek hâlâ güçtür.
Türkiye dışında dil ve kimlik ekseninde yürütülen benzer tartışmaların ise kapsam ve siyasal önem bakımından daha sınırlı kalması dikkat çekicidir. Örneğin İran Kürdistanı’nda ve Irak’ın İran sınırındaki bölgelerinde, özellikle Hewraman[22] bölgesinde yaşayan bazı Gorani konuşurları, konuştukları dilin Kurmanciden ayrı bir dil olduğunu savunmaktadır. Ancak bu talepler, güçlü bir siyasal temsilden ve örgütlü kurumsal destekten yoksun olmaları nedeniyle kayda değer bir siyasal etki kazanamamıştır (Sheyholislami, 2017).
Dil ve kimlik tartışmaları içinde ortaya çıkan gerilimler, içinde geliştikleri devlet yapılarından ve siyasal bağlamlardan bağımsız anlaşılamaz. Birçok ülkede merkezileştirici, homojenleştirici ve zaman zaman kutuplaştırıcı yönetim modelleri daha çoğulcu ve demokratik toplumsal örgütlenme biçimlerinin gelişimini sınırlandırmıştır. Postkolonyal etkiler ve dış müdahalelerin tarihsel mirasıyla birleştiğinde bu koşullar toplumların kendi tarih ve kimlikleriyle yapıcı biçimde yüzleşmesini de zorlaştırabilir. Sınırları emperyal müdahaleler ve değişen jeopolitik güç ilişkileriyle şekillenen birçok devlette “bölünme” ve “parçalanma” kaygıları devlet söyleminin merkezinde yer almış; çok etnili ve kültürel açıdan çeşitli toplumsal oluşumların gelişimini kısıtlamıştır.
Zaza kimliğinin daha geniş bir Kürt çerçevesi içinde eritilmek istendiğine ilişkin iddialar, Zaza toplumunun bazı kesimlerinin buna verdiği tepkiler ve resmî devlet ideolojilerinin müdahaleleri, makro ve mikro toplumsal düzeylerde tekrar tekrar ortaya çıkan aynı kimlik ve söylem çatışmalarının parçaları olarak görülebilir.
Zazacanın ayrı bir dil olup olmadığına ilişkin tartışmaların ağırlık merkezi bugün büyük ölçüde Avrupa diasporasından yeniden Türkiye’ye kaymış görünmektedir. Bazı aktörlerin ortak din mensupluğu temelinde mevcut siyasal ve kurumsal güç merkezleriyle daha yakın ilişkiler geliştirdiği görülse de dilsel sınıflandırma ve konumlandırmaya verilen önem ülkenin daha geniş siyasal gelişmeleri içinde değerlendirilmelidir. Kimlik ve aidiyet tartışmaları yoğun siyasal hareketlilik ve istikrarsızlık ortamında yürütülmekte; kimi zaman keskinleşmekte, kimi zaman geri plana çekilmekte ve bu süreçte yeni ittifaklar ile ayrışmalar oluşabilmektedir. Böyle koşullarda dilin statüsü üzerine tartışmanın ötesine geçerek dili fiilen kullanma, güçlendirme ve koruma görevi çoğu zaman ikincil bir meseleye dönüşme riski taşımaktadır.
Kadınlar, Dilsel Aktarım ve Bilgi Üretiminin Toplumsal Cinsiyeti
Özel dikkat gerektiren konulardan biri, kadınların bu tartışmalara sınırlı katılımı ve karar süreçlerinde yetersiz temsilidir. Tartışmalar hâlâ büyük ölçüde orta yaşlı erkeklerin hâkim olduğu çevrelerde yürütülmektedir. Oysa saha gözlemleri, özellikle kırsal alanlarda ve kent merkezleriyle teması sınırlı topluluklarda kadınların dilin gündelik, yerel ve geleneksel biçimlerini koruma ve aktarmada merkezi rol oynadığını göstermektedir.[23] Antropoloji ve kültürel çalışmalar da kültürel hafıza ve geleneksel bilginin kuşaklar arası aktarımında kadınların önemini vurgulamıştır.
Bu mirası korumaya ve dilin daha fazla aşınmasını engellemeye çalışan pek çok kişi, çoğu zaman kendi kaynaklarına ve uzmanlıklarına dayanarak saha çalışması yürütmekte, kayıt yapmakta, arşiv oluşturmakta ve sözlü materyalleri yazıya aktarmaktadır. Son yıllarda sosyal medya da bu tartışmaların sürdürülüp yaygınlaştırıldığı önemli bir platform haline gelmiştir. Ancak çalışmaların öncelikleri ve yönü, onları yürüten kişilerin toplumsal ve akademik konumlarından etkilenmektedir. Bilgi üretiminin toplumsal cinsiyet boyutu yeterince dikkate alınmadığında kadınların katkıları görünmez kalabilir. Bu yalnızca mevcut araştırmanın kapsamını daraltmaz; aynı zamanda toplumu daha kapsamlı anlamak için vazgeçilmez kültürel hafıza ve bilgi biçimlerinin kaybı riskini de artırır.
Toplumsal cinsiyet çalışmaları sosyal bilimlerde ayrı bir disiplin olarak ancak yirminci yüzyılın son çeyreğinde tanınmıştır. Alanın önemli kuramsal temellerinden biri, toplumsal gerçekliğin dilsel olarak kurulduğunu vurgulayan yapısalcı ve postyapısalcı düşünceler üzerine gelişen yapıbozumcu yaklaşımlardır. Bu perspektiften dil ve toplumsal algı birbirini sürekli kuran süreçlerdir. Dil yalnızca dünyayı tarif etmez; insanların dünyayı algılama, yorumlama ve kavramsallaştırma biçimlerini de şekillendirir ve toplumsal anlamın oluşumunda üretici bir güç olarak dialektik bir işlev görür.
Tarihsel örnekler bu mekanizmayı görünür kılar. On sekizinci yüzyıl Avrupa’sında kadınların madunlaştırılmasına Aristoteles ve Platon’un klasik düşüncelerinin yeniden yorumlanması eşlik etmiş; kadınlar çoğu kez erkeği tamamlayan ikincil özneler olarak konumlandırılmış ve bu hiyerarşiler dilsel pratiklerde de yeniden üretilmiştir. Erkekleştirilmiş dil kadınların görünmezliğine katkıda bulunurken kamusal söylemin pek çok alanında kadınlara karşılık gelen ifade biçimleri bulunmamıştır. Benzer biçimde ırkçılık da değişmez ve “doğal” kabul edilen varsayımlardan beslenmiş; tarihsel anlatılarda beyaz erkek dışındaki özneler tanınmamış ve gerçeklik algısı buna göre kurulmuştur.
Dil, Tanınma ve Kesişimsel Aidiyet
Yirminci yüzyılın ortalarından bu yana tarih yazımı ve dil araştırmalarının önemli meselelerinden biri, tarihsel olarak susturulmuş grupların seslerini görünür kılmaktır. Postkolonyal ve ilişkili çalışmalar bu bağlamda madunlaştırılmış toplulukların deneyimlerini öne çıkarmaya çalışır. Zazaki konuşan toplulukların inançlarının, kültürlerinin ve yaşam biçimlerinin dilde kendine özgü biçimde yansıması bu açıdan önemlidir. Dilin korunması yalnızca dilsel süreklilikle değil, tanınmayla da yakından ilişkilidir.
Kızılbaş-Alevi toplulukların yaşadığı coğrafi ve toplumsal bağlamlar ve bu mekânlarla kurulan ilişkiler dil kullanımına yansır. Bu anlamda Kızılbaş-Alevi gelenekleriyle özdeşleşen konuşurlarla dilsel ve kültürel yönelimleri Sünni-İslami bağlamlarca şekillenen konuşurlar arasında dünya görüşü ve toplumsal yorum açısından farklılıklar görülebilir. Bir dili görünür kılmak, o dilin kodladığı tarihsel ve kültürel dünyayla da ilişki kurmak anlamına gelir. Aksi takdirde standartlaştırma ve merkezileştirme süreçleri kültürel aşınmaya ve nihayetinde Türkçe dışındaki Kızılbaş-Alevi (Kırmanc) dünyasının ortadan kalkmasına yol açabilir.
Bütün bu unsurlar dikkate alındığında aidiyet meselesi yalnızca dil yeterliliğine indirgenemez. Kişiler söz konusu dili konuşmasalar bile duygusal ya da psikososyal bağlar gibi başka etkenler üzerinden bir etnik kimlikle özdeşleşebilirler. Bu karmaşık ve çok boyutlu mesele, salt siyasal ya da kategorik sınıflandırmalara indirgenmeden disiplinlerarası, kesişimsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik perspektiflerle ele alınmalıdır.
Kuşaklar Arası Kimlik Farklılaşması ve Avrupa Diasporası
Babamın köyünde özellikle genç kuşaklar arasında Zaza dilinin sınıflandırılması ve tanımlanmasına ilişkin tartışmalar sürmektedir. Bazı kişiler kendilerini Kürt ve/veya Zaza olarak tanımlarken bazıları Kızılbaş-Alevi inanç topluluğuna aidiyeti öne çıkarır. Başka bir grup siyasal kimliği öncelemekte; köylüler bugün DEM parti ile CHP arasında bölünmektedir. Gözlemlerimize göre 1960 öncesi doğan kuşaklar Kızılbaş-Alevi inanç kimliğine ve devletin özlenen laik niteliğine daha fazla vurgu yapmakta; üst siyasal kimlik olarak Türk ulusuna ya da daha doğru ifadeyle Cumhuriyetin kurumsal yapısı ve demokratik yönetim modeli fikrine bağlılık ifade etmektedir. Buna karşılık özellikle 1990[24] sonrası doğan genç kuşaklar etnik kimliği daha açık dile getirme ve kimliklerinin farklı boyutlarını vurgulama eğilimindedir.
Bu dinamikler ülkenin siyasal iklimi içinde değerlendirilmelidir. Dinî ve mezhepsel aidiyet, toplumsal ilişkileri ve birlikte yaşama algısını şekillendirmede önemini korumakta ve kuşaklar arasında müzakere edilen bir alan olmaya devam etmektedir. İslam’ın hâkim olduğu ülkelerde “sapkın” ya da “ölümü hak eden” olarak damgalanmış toplumsal grupların bilgi ve hafızayı kuşaklar arasında aktarabilmesi açısından bu mesele yaşamsal önemdedir. Günümüzde bunun en çarpıcı örneklerinden biri Suriye’de Arap Alevilerinin yakın dönemde yaşadığı durumdur.
Avrupa diasporasında yaşayan Alevilerin, Türkiye’nin büyük kentlerinde Sünni topluluklarla yan yana yaşayan Alevilere kıyasla dinî/inanç kimlikleri ve Türkiye’deki “Alevi pogromları” hafızası konusunda görece daha hassas oldukları gözlenebilir. Bu durum yaşam koşullarıyla da bağlantılı olabilir. Diasporada Aleviler Türkiye’de olduğu gibi Sünni toplumla sürekli ve zorunlu ortak yaşam alanını paylaşmak durumunda değildir; dolayısıyla gündelik temas daha sınırlı ve gönüllü olabilir. Bu koşullar Kızılbaş-Alevi toplulukların zaman zaman daha içe dönük bir yaşam biçimi geliştirmesine de yol açabilir. Göç araştırmaları diaspora topluluklarının çeşitli nedenlerle daha muhafazakârlaşabildiğini ve daha homojen gruplar oluşturabildiğini göstermektedir. Bu nedenle Sünni Türk, Kürt ve Zaza topluluklarla birlikte yaşama yaklaşımları ve aralarındaki mesafe, büyük ölçüde bu toplumsal koşullar içinde değerlendirilmelidir.
Standartlaşma, Dil Repertuvarı ve Türkçenin Etkisi
Çokdilli ve resimli Zazaca kitapları üretme deneyimimizden çıkan önemli gözlemlerden biri, Kuzey Zazacası konuşanların dili standartlaştırmaya çalışırken sonradan öğrendikleri Standart Türkçeden ne ölçüde etkilendikleridir. Okuryazarlık ve standart yazı biçimleriyle tanışma çoğu durumda Türkçe üzerinden gerçekleştiği için, Türkçeyle ilişkili kurallar yazılı bir dilin nasıl yapılandırılması gerektiğine ilişkin algıyı da şekillendirir. Sonuç olarak cümle yapıları, yazım tercihleri ve daha geniş kodifikasyon süreçleri sıklıkla Türkçeden türetilen modellerden etkilenmektedir.
Zaza dili üzerine çalışmalarımızda dilsel değişim süreçleri özellikle dikkatimizi çekti. Metinleri çevirirken konuşurların kavramları açıklamak için farklı dilsel kaynaklardan yararlandığını gösteren çok sayıda örnekle karşılaştık. Bu gözlemler, dillerin yaşayan toplumsal oluşumlar olarak dinamik niteliğini; değişen toplumsal ve çevresel koşullara yanıt olarak çeşitlenme, uyarlanma ve sürekli dönüşme kapasitesini yeniden ortaya koydu. Göç, sürgün, siyasal dönüşümler, tarihsel gelişmeler ve sosyo-ekonomik hareketlilik ilgili toplulukların dilsel ve kültürel özelliklerini biçimlendirmiştir. Bu nedenle yalnızca komşu bölgeler ve köyler arasında değil, bazen aynı yerleşimde yaşayan aileler arasında bile dil kullanımında önemli benzerlik ve farklılıklar görülebilir. Diller sürekli olarak birbirini etkiler; yakınlaşır, ayrışır ve zaman içinde dönüşür.
1960’larda dilbilim araştırmalarında ortaya çıkan “dil repertuvarı” kavramı, dil kullanıcılarının tek ve sabit bir dilsel koda dayanmadığını vurgular. Konuşurlar bağlama, toplumsal ortama ve iletişimin amacına göre farklı dilsel kaynaklar ve iletişim stratejileri arasından seçim yapar. Bu yaklaşımın temel noktası, dillerin durağan değil dinamik ve gelişen sistemler olduğudur.
Masalların Dünya Görüşü: İnsan, Doğa ve Hayvanlar Arasındaki Denge
Yayımladığımız Zazaca masal kitaplarını karıştıran okurların, özellikle 1980 öncesinde büyüyen kuşaklar açısından Türkçe ticari sinema geleneği Yeşilçam’dan sahneleri hatırlaması mümkündür. Örneğin Keloğlan masallarının sinema uyarlamaları kolektif hafızamızda derin izler bırakmıştır. Son masalımız Sanıka Lazekê Nêçari’de (Nêçar’ın Oğlunun Masalı), daha önce yayımladığımız Sanıka Çêneka Pelevane’de olduğu gibi, temel tema insanlar, doğa ve hayvanlar arasındaki karşılıklı dengedir.
Masallar “Aksakallı Dede” gibi bölgeye özgü karakterler üzerinden halkın ortak kültürel mirasını aktarırken doğaya, hayvanlara ve evrene de ruh, ses ve canlılık kazandırır. Aynı zamanda yerel topluluklar için önemli ahlaki değerleri ve toplumsal normları yansıtır. Dayanışma, ortak yaşam, yardımlaşma, dürüstlük ve paylaşma gibi temel değerler bu anlatıların vazgeçilmez parçalarıdır. 1960’larda merhum dedem Zeynel Arslan (1926–1982) tarafından sözlü olarak aktarıldıkları düşünüldüğünde, dönemin toplumsal normları ve dünya görüşü hakkında da fikir verirler. Zaman zaman giderek daha emperyal eğilimler gösteren kapitalist düzen, onun üretim ilişkileri ve toplumsal örgütlenmesi karşısında burada ana hatlarıyla aktarılan Kızılbaş-Alevi düşünce geleneği muhalif konumunu ve alternatif perspektifler açma potansiyelini korumaktadır (Arslan, 2018a).
Konuşulan Dilin Yazıya Aktarılması ve Çeviri Sorunu
Yedi bölümden oluşan bu masal sözlü anlatıdan kelimesi kelimesine yazıya aktarıldı; ardından nihai biçimine ulaşıncaya kadar birkaç tur gözden geçirme ve editöryal çalışmadan geçti. Konuşmada üretilen seslerin yazıda mümkün olduğunca doğru karşılanmasına ve ardından doğru telaffuza özel önem verildi.
Zazaca için standart bir yazı dili hâlâ uzak bir hedeftir. 1980’lerde dil aktivistlerinin ortaya koyduğu kolektif ilke bugün de geçerliliğini koruyor: “Herkes dili kendi telaffuzuna ve lehçesine mümkün olduğunca yakın yazmaya çalışmalıdır.” Burada söz konusu olan, dar anlamda standart bir yazı dili kurmaktan çok “konuşulan dili yazıya aktarmaktır”. Diğer çalışmalarımızda olduğu gibi mümkün olduğunca kelimesi kelimesine çeviri yapmaya çalıştık; ancak özellikle Almanca ve İngilizce çevirilerde daha esnek bir yaklaşım gerekli oldu. Amacımız bir kez daha dil dünyasını ve işleyişini; konuşurların zamanı, mekânı ve yaşadıkları dünyayı nasıl algıladığını, kavramsallaştırdığını ve ilettiğini anlamak ve anlaşılır kılmaktı.
Çeşitli akademik çalışmaların gösterdiği gibi yeni bir dil öğrenme süreci çoğu zaman onu daha önce edinilmiş bir dilin yapısal çerçevesi üzerinden yorumlamayı içerir. Öğrenenler yeni dilsel sistemleri mevcut bilişsel ve dilsel şemalarla karşılaştırarak çözmeye ve anlamaya eğilimlidir. Bu nedenle örneğin ağırlıklı olarak Türkçe konuşulan hanelerde büyüyen ve dilsel bilişi buna göre şekillenen çocuklar Almanca gibi ikinci ya da üçüncü bir dili edinirken zaman zaman güçlük yaşayabilir. Bunun nedeni farklı dil sistemlerinin, dilbilgisel yapıların ve düşünce kalıplarının eşzamanlı etkileşimidir.
Özellikle Avrupa diasporasında büyüyen çocuklar evde konuşulan dil ile eğitim dili, gündelik konuşma dili ile standart yazı dili arasında sürekli geçiş yapmak zorundadır. Standart dillerden hiçbirine yeterince hâkim olunmadığında yeni bir standart dil öğrenme süreci daha karmaşık ve zor hale gelebilir.[25] Bu durum özellikle yok olma tehlikesi altındaki diller üzerine araştırmaların en büyük güçlüklerinden biridir. Her toplum yaşadığı coğrafyayı, zamanı ve toplumsal deneyimleri kendi diliyle yorumlar ve ifade eder; dil de bu dünyanın izlerini taşır.
Almanca ve Türkçe modern dünyanın kavramlarını üretme ve aktarma bakımından daha gelişmiş ve kurumsallaşmış dillerdir. Uzun süre sözlü kültür içinde var olmuş ve yeterince kurumsallaşamamış Zazaca gibi diller ise modern dünyanın kavramlarını ifade etme ve çevirmede daha büyük güçlüklerle karşılaşabilir.[26]
Zazacanın Günümüzdeki İşlevi ve Kuşaklar Arası Aktarım
Bugün bildiğimiz biçimiyle Zaza dili en geç 1960’larda köylerde, o dönemin toplumsal ve tarihsel koşulları içinde canlı biçimde konuşulmuş ve o kuşakların konuşurları aracılığıyla günümüze aktarılmıştır. Bugünkü koşullarda toplumsal işlevleri sınırlıdır; daha geniş sosyo-politik bağlam içinde öncelikle etnokültürel bir kaynak ve somut olmayan kültürel mirasın parçası olarak değerlendirilebilir. Dili gündelik hayatın bütünlüğü içinde edinmiş ve kullanmış son kuşak, çocukluk ve gençliğini bu köylerde geçirenlerden oluşmaktadır. Bu anlamda dil, sanki belirli bir sosyo-tarihsel döneme demir atmışçasına, özgül bir tarihsel dönemle yakından bağlantılı görünmektedir.
Genç kuşakların konuştuğu dil siyasal ve ekonomik bir işlev kazanamadığı ölçüde giderek zayıflayabilir. Bununla birlikte bu durum genç kuşakların siyasal ya da duygusal düzeyde Zaza kimliğiyle özdeşleşmesini veya daha geniş bir kültürel aidiyet geliştirmesini dışlamaz.
Sonuç ve Teşekkür
Sonuç olarak kitaplarımız özverili bir ekip çalışmasının ürünüdür. Her şeyden önce bu masalları aktaran ve ilk kez yazılı biçimde kaydeden babam Mehmet Arslan’a içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Onun kuşağı bu dile kapsamlı biçimde hâkim olan son kuşağı temsil etmektedir. Bu açıdan hafızasında korunmuş olması muhtemel son bilgi katmanının aktarılması özel bir önem taşımaktadır.
Yaşamının önemli bir bölümünü dilin korunmasına ve geliştirilmesine adamış, çalışmalarımıza sürekli katkıda bulunmuş Hawar Tornêcengi’ye de içten teşekkür ederim. Sabır ve bağlılıkla bizi destekleyerek projenin hayata geçirilmesinde önemli rol oynadı. Zaza diliyle daha derin ilgilenmem ve bu alandaki araştırmalara katkı sunmam konusunda beni teşvik eden Ali Dikme’ye de teşekkür borçluyum. Değerli hocam, sosyodilbilimci Dieter Halwachs ve araştırma ekibi projelerimizin tamamlanması için bir kez daha cömert destek sundular. Kendilerine gönülden teşekkür ediyoruz. Hak-Yaradan’dan hepsine uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.
Özellikle 1980’lerden bugüne Zaza diline ilişkin farkındalığın yükselmesine ve dilin görünür hale gelmesine herhangi bir biçimde katkıda bulunan herkese saygı ve şükranlarımızı sunmayı bir görev biliyoruz. Kendimizi bu sürecin devamı olarak görüyor ve böyle anlaşılmak istiyoruz.
Yayınlarımızı resimli edisyonlar halinde hazırlama fikri Graz Üniversitesi/treffpunkt sprachen bünyesinde olumlu karşılandı ve güzel sanatlar alanından çalışma arkadaşlarımızı sürece dâhil etmekten memnuniyet duyduk. Sanıka Çêneka Pelevane’nin resimlerini sevgili dostumuz Semra Bulut; Sanıka Lazekê Nêçari ile Gulvang u İtiqatê Kırmancu’nun resimlerini ise sevgili dostumuz Nur Tunç hazırladı. Değerli katkıları için her iki sanatçıya da içten teşekkür ediyoruz. Mirzali Zazaoğlu, Aysel Çelik, Serdar Erdost, Cemal Atila ve projeyi farklı biçimlerde destekleyen herkese de sevgilerimizi ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Açık erişim ve kültürel mirasa katkı
Bugüne kadar yayımladığımız kitapları Açık Erişim girişimi kapsamında dijital olarak erişilebilir hale getirdik. Böylece ilgilenen bütün okurlar bu eserlere internet üzerinden ücretsiz erişebilir ve indirebilir. Büyük emek ve bağlılıkla tamamladığımız çalışmaların bu girişim sayesinde daha geniş bir okur kitlesine ulaşmasını umuyoruz.
Bu masalın ve diğer çalışmalarımızın dünya kültürel mirasına, manevi değerlere ve dilin ve konuşurlarının varlığını sürdürmesine katkıda bulunmasını diliyoruz. Bu kaynağın Orta Doğu, antik Mezopotamya ve Anadolu’da –hakkını vererek Batı Asya diyelim– ortaya çıkmış ve zaman içinde ortadan kaybolmuş uygarlıkların ve halkların tarihine ilişkin yeni kavrayışlar sunmasını umuyoruz.
Yetişkinlerin, gençlerin ve çocukların okurken, paylaşırken, yorumlarken ve farklı biçimlerde tartışırken keyif alması dileğiyle bu denemeyi eski bir sözle bitirmek istiyorum:
| Her vas koka xo ser rewêno | Her bitki kendi kökü üzerinde büyür |
| Her theyr zonê xo de waneno | Her kuş kendi dilinde öter |
| Uyo ke aslê xo inkar keno | Kendi aslını inkâr eden |
| Toz erzeno rêça xo sono | Varlığının izlerine toz savurarak gider |
Kaynakça
Arslan, Z. (2026). Kimliklerin Kesiştiği Yerde Zazalar | Dr. Zeynem Arslan ile Röportaj. Zaza Kültür Merkezi.
Arslan, M. (2026). Sanıka Lazekê Nêçari. Arslan, Z. ed. GPT 04. Graz: pluripen.github.io.
Dikme, A. (2023). Gulvang u İtiqatê Kırmancu. In: Z. Arslan (eds.). GPT 03. Graz: treffpunkt sprachen.
Arslan, M. (2021). Sanıka Çêneka Pelevane. In: Z. Arslan (eds.). GPT 01. Graz: treffpunkt sprachen.
Arslan, Z. (24.04.2018). İranolog Ludwig Paul ile Zaza dili ile ilgili söyleşi.
Arslan, Z. (2018a). Aydınlanmadan Demokratikleşmeye. Alevi Kadınlarının Aydınlanmasından Demokratik Alevi Toplumlarına. London: Transnational Press, TPL.
Arslan, Z. (2018a). Demokratisierung durch Selbstermächtigung. Zum Empowerment Alevitischer Frauen* in der Türkei und in der Diaspora. Baden-Baden: Tectum Verlag.
Arslan, Z. (2018b). Das multiethnische Dersim und die “Zaza-Identität”. Wiener Jahrbuch für Kurdische Studien, 6, 169–196.
Arslan, Z. (ed.) (2017a). Zazaki – yesterday, today and tomorrow. Survival and standardization of a threatened language. GPS 04. Graz: treffpunkt sprachen.
Arslan, Z. (ed.) (2017b). Zazaca – Dünü, Bugünü ve Yarını. Yok olma tehlikesi altında olan bir dilin yaşatılması, geliştirilmesi ve standartlaşması. GPS 05. Graz: treffpunkt sprachen.
Arslan, Z. (2016). Eine religiöse Ethnie mit Multi-Identitäten. Die europäisch-anatolischen Alevit*innen auf dem Weg zur Institutionalisierung ihres Glaubenssystems. Wien: LIT.
Atlas of the Languages of Iran.
bianet.org (22.02.2008; son gnc. 31.10.2013). Türkiye’nin Dilleri.
Genealogical tree of Iranian languages.
Gippert, J. (2008). Zur dialektalen Stellung des Zazaki. Die Sprache 47/1, 77–107.
Glottolog.
Kanat, Y. (2024). Batı Kaynaklarında Zazalar ve Zazaca. İstanbul: Vir Yayınları.
Karim, S. O.; Gholami, S. (2024). Gorani in its Historical and Linguistic Context. Berlin/Boston: De Gruyter Mouton.
Paul, L. (1998). The Position of Zazaki Among West Iranian Languages.
Sadjadi, M. (2020). Gorani, Hawrami, and Kurdish: A Linguistic Investigation. Language Related Research, 11(4).
Sheyholislami, J. (2017). Language Status and Party Politics in Kurdistan-Iraq: The case of Badini and Hawrami Varieties. In Z. Arslan (ed.), Zazaca – Dünü, Bugünü ve Yarını, 53–73.
Zeydanlıoğlu, W. (2008). The White Turkish Man’s Burden: Orientalism, Kemalism and the Kurds in Turkey. Newcastle: Cambridge Scholars Publishing.
[1] Kızılbaş ayrıca Qizilbash veya Kizilbash biçiminde de yazılır; Türkçedeki özgün biçimi Kızılbaş’tır. Adın kökeni 15. yüzyıla ve Şah İsmail yönetimindeki Safevi hanedanına uzanır. Hareket, Safeviyye tarikatının dönüşümü ile çeşitli tasavvufi, derviş ve mesiyanik akımların yakınlaşmasından doğmuş; Osmanlı-Safevi rekabeti bağlamında gelişmiştir. Bu rekabet Osmanlı İmparatorluğu’nda Kızılbaş toplulukların zulme uğramasına ve marjinalleştirilmesine katkıda bulunurken Safevi İranı’nda Kızılbaş kimliği zamanla On İki İmam Şiiliği içinde eritilmiştir. Anadolu ve Mezopotamya’daki topluluklar ise kendilerine özgü inanç pratiklerini ve toplumsal yapılarını korumuştur. Arslan, Z. (2016).
[2] Postkolonyal kuramda, özellikle Antonio Gramsci ve daha sonra Gayatri Chakravorty Spivak bağlamında, egemen iktidar ve bilgi üretim mekanizmaları içerisinde kendi sözünü kurma, temsil edilme ve özne olarak tanınma imkânları yapısal biçimde sınırlandırılmış toplumsal konumları ifade eder.
[3] Türkiye’de Zaza dili üzerine düzenlenen ilk kapsamlı akademik etkinlik, Bingöl Üniversitesi’nin 13–14 Mayıs 2011’de gerçekleştirdiği “1. Uluslararası Zaza Dili Sempozyumu”dur.
[4] Bkz. 2015 Viyana Konferansı: Zazaki – yesterday, today and tomorrow: Survival and standardization of a threatened language.
[5] Konferansımıza ve konferans kitaplarına katkıları için çalışma arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.
[6] “Kızılbaş” ve “Kürt” olarak adlandırılan bu topluluklar çeşitli dışlanma ve baskı biçimlerine maruz kalmıştır. Buna karşılık birçoğu muhalif siyasal konumlar ve direniş pratikleri geliştirmiştir. Resmî ideoloji çerçevesinde ayrıca “komünist” olarak damgalanmışlardır. “Alevi-Kürt-Komünist” ve bazı anlatılarda “3K” ifadesiyle özetlenen bu çoklu damgalama, topluluğun 1937–38 “Dersim Soykırımı” olarak adlandırdığı süreçte doruğa ulaşmıştır.
[7] Kurmanci kendi içinde de lehçe ve varyantlara ayrılır. Kürtçe genel olarak Kuzey Kürtçesi (başlıca Kurmanci), Orta Kürtçe (başlıca Sorani) ve Güney Kürtçesi (başlıca Kelhuri) biçiminde sınıflandırılabilir.
[8] Dil atlasları, dünya dillerinin coğrafi, yapısal ve genetik çeşitliliğini belgelemek amacıyla bir yüzyılı aşkın süredir gelişen dinamik projelerdir. Metinde ALF, Ethnologue, UNESCO Tehlike Altındaki Dünya Dilleri Atlası, WALS, ASJP, İran Dilleri Atlası ve Glottolog gibi örnekler anılmaktadır.
[9] Yazarın değerlendirmesine göre bu konuda en kapsamlı, özgün ve güncel çalışmalar Frankfurt Zaza Dil Enstitüsü tarafından yayımlanmaktadır. Bu çerçevede Zaza dili Güney Zaza, Orta/Doğu Zaza ve Kuzey Zaza olmak üzere üç ana lehçeye; bunlar da çevresel ve geçiş lehçelerine ayrılmaktadır.
[10] Kendi dillerini “zonê ma” (dilimiz) olarak adlandıran yaşlı kuşakların özgül bir adlandırmaya ihtiyaç duymadığı anlaşılmaktadır. Tarihsel ve sosyolojik bağlam içinde anlaşılabilir olan bu durum, günümüzde yalnızca sözlü geleneğe dayanan topluluk ve dilin yerleşik kategoriler içinde sınıflandırılmasını zorlaştırmaktadır.
[11] Almanya’daki “Oral History” projesi kapsamında Dersim Kültür ve Tarih Merkezi ile işbirliği içinde 2008–2012 arasında 1937/38 Dersim katliamının hayatta kalan son tanıklarıyla yapılan görüşmelerin transkriptleri, editöryal çalışma ve çevirilerinin ardından 21–22 Mayıs 2026’da dijital olarak kamuya açılmıştır.
[12] “Dersim bir çıbandır; temizlenmeli, çıkarılıp atılmalıdır” benzeri ifadeler, Cumhuriyet öncesi ve erken Cumhuriyet dönemlerinde devlet görevlilerinin asimilasyon ve bastırma politikalarının söyleminde yer almıştır. Bir grubu yok etme niyeti soykırım tanımlarının merkezî unsurlarındandır; yerleşim, ibadet ve ziyaret yerleri, dil ve kültürü değiştirmeyi ve eritme amacı taşıyan devlet asimilasyon mekanizmaları bazı akademik ve siyasal çalışmalarda süreklilik gösteren silme girişimleri olarak yorumlanmaktadır.
[13] “Duygusal miras”, kuşaktan kuşağa ya da toplumsal deneyimler yoluyla aktarılan görünmez psikolojik, kültürel ve toplumsal izleri ifade eder. “Kuşaklararası travma” ise ataların işlenmemiş şiddet, savaş veya yerinden edilme deneyimlerinden kaynaklanan duygusal ve psikolojik yaraların davranış kalıpları, epigenetik izler ve aile içi iletişim –örneğin suskunluk– yoluyla sonraki kuşaklara aktarılmasını anlatır.
[14] Yazılı dilin geniş kapsamlı sonuçları ve Arap ile Latin alfabeleri arasındaki farkların dil kullanımına etkileri ayrıca ele alınabilir.
[15] Ehl-i Hak; Raa Haq veya Reya Heq olarak da bilinir. Çok basitleştirilmiş biçimiyle Ehl-i Sünnet toplulukları Kur’an ve Sünnet’in çizdiği yolu izlerken Ehl-i Hak toplulukları “Yaradan”ı/Yaratılış’ı arar; varlığın tüm mevcudatta bulunduğuna ve yaratılışta tezahür ettiğine ilişkin Vahdet-i Mevcud/Vahdet-i Vücud anlayışlarına önem verir ve dış görünüşten çok içsel/bâtıni anlamı öne çıkarır.
[16] Türkmençay Antlaşması’nın 1828’de imzalanmasından sonra tarihsel Azerbaycan iki bölgeye ayrılmış; kuzey Rus yönetimine geçerken güney bölümü Kaçar Hanedanı yönetiminde kalmıştır.
[17] İslam inancının tarihsel, siyasal ve sosyolojik etkileri ile Alevi toplumunda yansıyan gerici ve ataerkil eğilimlerin dönüşümü bu denemenin kapsamını aşmaktadır. Alevi inanç sistemi ve düşüncesi için Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcud kavramları özellikle önemlidir.
[18] Kırdaşki konuşan Kızılbaş-Alevilerin dilinde “Homa” kavramının farklı yorumları bulunmaktadır; bazı kullanımlarda Tanrı’ya sesleniş anlamına gelir. Kesişimsel analiz inancın dil üzerindeki etkisini daha hassas biçimde görünür kılar.
[19] Bkz. Eren, H., “Zazaki ve Kurmanci arasındaki benzerlik tartışmalarına dilbilimsel bir değerlendirme”, Facebook paylaşımı, 13 Şubat 2026.
[20] Bu konudaki daha ayrıntılı görüşlerimi son olarak bir söyleşide paylaşmıştım (Arslan, 2026).
[21] Almanca’da din sosyolojisi bağlamında “Din” ile “İnanç” arasında kavramsal bir ayrım yapılır. Ben de din ile inancı bilinçli olarak ayırıyorum. “Din”i öğretisi ve pratiği formelleşmiş, kurumsal ve örgütsel olarak yerleşmiş bir inanç biçimi olarak anlarken; “inanç” kavramını benzer kurumsal yapılara, bağlayıcı dogmalara ya da standartlaştırılmış pratiklere zorunlu olarak sahip olmayan dinî veya manevi aidiyet biçimleri için kullanıyorum. Bu anlamda Aleviliği kurumsallaşmış bir din olarak değil, tarihsel olarak gelişmiş bir inanç geleneği ve inanç toplumu olarak görüyorum. Bu nedenle Almancada bilinçli biçimde “etnikleştirilmiş inanç toplumu” kavramını kullanıyorum. Türkçede “inanç toplumu” ve “dinî toplum” ifadeleri bulunmakla birlikte gözlemlerime göre bunlar çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmakta ve aralarında bilinçli bir ayrım ya da sınıflandırma yapılmamaktadır.
[22] Bazı dilbilimciler Hewramiyi Gorani’nin alt varyantı olarak sınıflandırırken, bazıları Gorani ile Hewramiyi ayrı diller olarak değerlendirmektedir.
[23] “Locus continuum” kavramı özellikle sosyal ve kültürel antropolojide kadınların “kültür taşıyıcıları” olarak kültürel aktarımda süreklilik gösteren rolünü açıklamak için kullanılır. Margaret Mead’in Coming of Age in Samoa (1928) çalışması bu düşüncenin kaynaklarından biri olarak anılmaktadır.
[24] 1990’lar Türkiye’de PKK ile çatışmaların yoğunlaşması, doğuda yaklaşık 4.000 köyün boşaltılması ve 1993 Madımak katliamı sonrasında Alevi inancına ilişkin farkındalığın artmasıyla karakterize olmuştur. Aynı dönemde dinî vakıf ve derneklerin toplumsal, ekonomik ve siyasal alandaki etkisi de artmıştır.
[25] Ulusal siyasal tartışmalar, çeşitlenen toplumsal yapı karşısında eğitim sistemlerinin kapsayıcılığı ve fırsat eşitliği yaratma kapasitesini doğrudan etkiler. Tekdilli eğitim politikaları çokdilli modern kentlerde dil öğrenimi açısından ciddi güçlükler yaratmaktadır. Kültürel, tarihsel ve toplumsal bağlam farklılıkları nedeniyle bazı kavram ve ifadelerin başka dillerde tam karşılığı bulunmayabilir. Metin ayrıca Avusturya’daki güncel tartışmalara değinerek Türkiye’nin katı tekdilli dil politikasının göçmenlerin dil öğrenme deneyimleri üzerindeki muhtemel etkisini tartışmaktadır.
[26] Kurmancinin Zazakiye göre daha kurumsallaşmış olması nedeniyle Kurmanciyi iyi bilenlerin, aynı Hint-Avrupa dil ailesindeki Almanca gibi bir dili, özellikle dilbilgisel benzerlikler üzerinden daha kolay öğrenebildiğini ileri süren bir görüş de bulunmaktadır.